Bloga bakmayalı taşındım, mezun oldum, en son da çalışmaya başladım. Şimdilik pek memnunum işimden, yaptıklarım bana ilginç geliyor, grubumdaki ve diğer beraber çalıştığım insanlarla iyi anlaşıyorum, bugün de bir artı aldım (haftalık raporumdaki grafikler çok güzel okunuyormuş ehehehe, e benim doktora hocam sunuma önem verirdi, sayesinde, ama mesela geçen hafta rapor yazmayı unuttum, ona eksi yazmadılar). Bunun dışında işe arabayla gitmek zorundayım, bizim buralarda toplu taşıma yok: gugula yol sordum arabayla 20 dakika dedi, toplu taşımayla 2 buçuk saat, hem de son yarım saati yürümece! Sağol gugul, but no tenk yu. Ama herkesin gittiği yönün tersine gittiğimden basınca gidiyorum, trafik derdim yok, maksimum ekonomi minimum enerji (yani tam da minimum değil, buradaki standartlara göre minimum).
Neyse, lafımıza gelelim: cevizli kurabiye, ya da Jeff’in sunduğu adıyla çay kurabiyesi. Efendim Jeff’le bizim ofislerimiz (eski ofisim ahhh, okulda, masam da kocamandı) aslında aynı ofisti ama arada yarım duvar vardı, yani yan taraftakileri duyuyordunuz ama görmüyordunuz. Jeff de bir gün yandan çay kurabiyesi var ister misin diye seslendi ben de tam ne olduğunu duyamadım ama tedbir olarak yok sağol dedim. Ama sonra düşündüm ki ayıp, bu Jeff yemek yapmayı seven bir insan, kendi yapmıştır kesin, almazsam ayıp. Neyse gittim aldım, of çok manyaktı kurabiyeler! Gittim bir iki tane daha aldım, sonra toplantıya da getirdi orada da aldım (bana kaşık getirme diyenden korkmak lazım olduğunu bir defa daha anladım). Tabii ki tarifini istedim ve oracıkta toplantıda yazıverdi bir kağıda verdi. Verdi ama yanlış vermiş, yağ: un oranının doğrusu 1:2 iken 1:1 yazmış ve benim kurabiyeler cevizli pizzaya döndü tepsinin içinde. Jeff’e gidip bir daha kontrol ettirdim ve doğrusunu aldım tarifin, iki defa da yaptım gayet güzel oldular. İkinci yaptığımda misafirliğe giderken götürdük de evde yapıldığına inanmadılar, yaaa! Resimli tarif burada.
25 Ekim 2010 Pazartesi
21 Eylül 2010 Salı
Taşınmaca
Eveeet, çeyrek asrı çoktan devirmeme rağmen ev kiralama ve içine eşya ile yerleşme tecrübesini ilk defa yaşıyorum. E tabii özgürlükler ülkesinde bir bireyin kazık kadar olup da böyle “basit” şeyleri bilmemesi garip karşılanıyor. Üstüne bir de stres altında İngilizcemin iki seviye düştüğünü varsayarsnız çeşitli ev sahibi ve banka memurlarının bana nasıl sağır-salak muamelesi yaptığını gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Sağır-salak muamelesi aslında benim işime gelen, keşke herkes yapsa da hayatım kolaylaşsa dediğim bir muameledir, mesela bizim grupta Amerikalı bir çocuk var, bazen bir cümle söylüyor, sıfır! (0) anlıyorum, yani bir kelime bile yakalayıp neyden bahsettiğini anlayamıyorum, ne dedin sen diyorum tekrar et (x4’e kadar), aynısını aynı şekilde söylüyor (x4), neden? Çünkü sanıyor ki benim kulağım hep süper duyar her zaman da çok akllıyımdır, maalesef yanlış bir varsayım, benim saçma sapan şeyler duyup anlama kapasitem sınırsızdır. Şimdi kira kontratını imzalamaya gittiğimde, evsahibi-yönetici hatun aaa sen bankadan çek getirmedin mi, e yok depozito hani vermiştik onu, başka çek ne için ki derken hatun çattık dedi (aklından dedi ama okudum) ve sağır-salak muamelesine kelimeleri tek tek yüksek sesle söyleyerek gerekli yerlerde el kol ve dizle (dizinden ameliyat olacakmış da Salı günü, o yüzden Pazartesi’ye kadar belgeleri tamamlayacakmışım) de destekleyerek başladı. O sayede herşeyi anladım, belgeleri tamamlayıp götürdüm. Siz de buralarda ev kiralayacak olursanız bu tecrübelerim umarım size yol gösterir (desem de siz inanmayın, tecrübenin en güzeli kendi kafanızı kıra kıra edinilen tecrübedir, okuyarak edinilen kıytırık teorik bilgidir sadece).
Efendim ilk önce ev ararken, atınız varsa salonun kocaman, mutfağın da küçücük olmasına dikkat edin. Mutfak dolaplarının küçük kapılı olması önemli, at oradan kafasını sokamasın ve tencere gibi gereksiz şeyler giremesin o kapılardan. Aslında “ev beğenme” safhası en kolaydı bizim için, sonuçta beğenmeye gidiyoruz, beğenmeyip de işimizi uzatmaya değil. Evi beğendikten sonra başkasına kaptırmamak için (Bulgarca’da çok güzel bir laf var, bir şeyi bu benimdir diye mimlemek için üstüne tükürmek manasına gelen “да си я заплюеш” (da si ya zaplyueş)) depozitosunu veriyorsunuz. Yalnız burada şöyle bir ilginçlik vardı: depozitoyu veriyorsunuz (500 dolarlık bir çek yazıyorsunuz, yani aslında o çek bankaya yatırılana kadar para cebinizden bile çıkmıyor), üç güne kadar da kararınızı değiştirirseniz o çeki geri alabiliyorsunuz. Yani bedavaya evi 3 gün tutup daha güzelini arayabilirsiniz. Siz yine de depozito verirken vazgeçerseniz ne olacak diye sormayı unutmayın, her sitenin/evsahibinin şartları farklıdır. Depozitoyu verdiniz, seçtiğiniz evin eşi benzeri olmadığına karar verdiniz ve beklentilerinizi sky is the limit ibaresine çevirdiniz. Şimdi de kiracı olmaya başvurmanız lazım, en önemli kişisel bilginiz olan sosyal güvenlik numaranızı da formlara yazarak. Evde yaşayacak her 18 yaş üstü insan için ayrı bir form ve başvuru parası veriyorsunuz. Başvuru parasıyla sizin kredi tarihiniz kontrol ediliyor, bu da yetmiyor, formda çalışıyorum dediyseniz son iki maaş bordronuzun kopyasını da veriyorsunuz, yetmez, kontratınızın ilk ve son ayının kirasını da trink para olarak sayıyorsunuz. Su+kanalizasyon+çöp+gaz kirayla beraber ödeniyor olabilir, ama elektrik hesabı sizin ve elektrik dağıtım şirketi arasında oluyor. Kendi adınıza hesap açıp, hesap numarasını apartman yöneticisine bildirmeniz lazım. Bir de en son, kiracı sigortası almanız lazım, bu da evi yakar ya da yıkarsanız evsahibinin zararını karşılamanız için. Yani gördüğünüz gibi, evsahibi-kiracı ilişkisinde evsahibi sıfır (0) risk alıyor, zavallı kiracı ise, ev değiştirmenin getirdiği travmatik ve nevrotik şaşkınlıkla beraber sayısal ve sosyal risklerin hepsini yüklenip yeni duruma alışmaya çalışıyor... Üzülme kiracı! İçinde yaşamaya alıştığın evin tıpkısının aynısı olmadıktan sonra illa ki beğenmeyecektin, buna da alışınca burada yaşamayı seversin :-)
Taşınmak bir yandan travmatik bir olay, eşya paketle, eşya yerleştir, alıştığın bir sürü şeyi sil ve yeniden keşfedip öğren. Ama bir yandan da herşey yeni ve heyecanlı ve sonuçta bu evi başka evlerin arasından beğenip de seçtik. Site sessiz ve sakin, evimiz aydınlık ve ferah, sadece kendimize ait çamaşır ve kurutma makinalarımız var, tırmanma salonuna yürüyerek gidebiliyoruz ve trene çok yakınız. Evdeki kaosu yaşanabilir bir seviyeye indirdik mi evimizin bu güzellikleri daha bir parlar gözümüze gözümüze.
31 Temmuz 2010 Cumartesi
YKSL Profiterol
| Profiterol |
Profiterol biraz uğraş isteyen bir tatlı. Önce hamuru pişirilir, soğutulur, yumurtası katılır, tepsiye sıkılır, tekrar pişirilir (içi pişmezse kaşıkla kaşıklanır çiğ hamurlar, ben bir sefer sabah 3’e kadar profiterol yapmıştım böyle), kreması pişirilir, profiterol toplarına doldurulur, çikolata sosu pişirilir, üstüne dökülür. En güzeli bir-iki yardımcıyla beraber yapmak, özellikle birsürü misafir+bu hafta da her öğünde profiterol yiyelim planıyla yapıyorsanız. Biz kardeşimle ilk defa yapacakken, babamın yardımcıları olarak, önce hamuru pişirmeliydik ve hiç tarifi okumadan sadece hamur malzemelerine bakıp burada anlattığım ölçülerin en az 4 katı kadar malzemeyi tencereye boca edip pişirmeye başlamıştık, baya bir zaman koyulaşmayınca acaba deyip tarifi okuduk da çok geçti o yumurtalar için... Lafım o ki biz ettik siz etmeyin, malzemelerin sonrasını da okuyun.
Profiterolu ilk birkaç kez tek başıma yaptığımda sorunum hamur toplarının içinin pişmemesiydi, o yüzden içlerinden teker teker pişmemiş hamurları çıkarırdım, sonra kremayı doldurup üstlerine çikolata sosunu dökünce zaten belli olmuyordu şekilsizlikleri. En son Steamy Kitchen’da bulduğum pişirme yöntemiyle artık bu sorunu çözdüm (ve yakma sorununa yaklaşıyorum her seferinde) 425 F (220 C)’de 10 dakika sonra da sıcaklığı 350 F (175 C)’ye düşürüp 20-30 dakika, ama o zamanı da fırının o günkü psikolojisine göre ayarlamalısınız.
Bir de ilk seferler yaparken, yiyenler buna 10 üzerinden 7 verdiler (oysa ben musluktan su koysam 10 puan beklerim). Bunun ardını araştırdığım zaman rakip profiterolcülerin Türkiye’den karaborsa ettikleri Piyale (Dr. Ötker) çikolata sosunu kullandığını öğrendim, geri kalmadım ve bir sonraki Türkiye yolculuğumdan on paket ile döndüm. Ha Dr. Ötker yokken de gayet lezizdi yaptığım çikolata sosu, fakat kıvam ve görüntüyü tutturamıyordum. Dr. Ötker bulamazsanız internetten yağlı, sütlü, kara çikolatalısından bir sosun içine yeterince çikolata koyunca gayet de süper oluyor, şurada bir tane denediğim sos var: 2 su bardağı süt, 2 yemek kaşığı un (tepeleme), 3 yemek kaşığı şeker, 2 yemek kaşığı kakao, 1 kare bitter çikolata (90 gr ama ben kesin daha çok koymuşumdur), karıştır, birkaç dakika kaynat. BBC Food’tan benim denemediğim ama hiç nişasta ya da un olmadığından daha parlak olacağını düşündüğüm bir tarif de bu: 15 gr tereyağ, 60 ml su, 175 gr kara çikolata, bunu kaynatmadan (ikinci bir sıcak su dolu kabın içinde, ben mari usulü) ısıtıp sos edecekmişsiniz, sıcakken dökecekmişsiniz profiterollerin üstüne.
Burada da resimli profiterol tarifi var. Tüm hazırlıkları yaptıktan sonra fotoğraf makinasının evde olmadığı aklıma geldi, eskisini adaptörle çalıştırdım ve çektim resimleri, adaptör kablosuna da tabii ki dolandım ve makina ikinci sefer (Yosemite’deki ilk düşüşünden sonra) yere çakıldı, fakat hala çalışıyor, resimlerin yarısı ikinci düşüşten sonra.
1of philosophy, ne konuştuğuma bakmayın yani, yalan bunların hepsi, kendi sağlığınızı en iyi siz bilirsiniz.
20 Haziran 2010 Pazar
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Salata Malata
|
| Quinoa Salatası |
Neden quinoa ve öncesinde nedir quinoa:
Quinoa otsu bir yeni dünya bitkisidir, tohumlarını yiyeceğiz bu salatada. Türkiye'de kazayağı denerek yaprakları yeniyor anladığım kadarıyla. Ama biz tohumlara odaklanalım: hem glutensiz hem de neredeyse tüm temel amino asitleri (insanın kendi üretemediği) içeren, adeta bir lütuf, adeta bir amanallahım ne iyi ettim de yedim denecek tohumlardır bunlar. İnternetsel kaynaklar temel amino asitlerin 8i mi 9u mu yoksa 10unu mu içerdiği konusunda fikir ayrılığına düştüğünden hakemli kaynaklara da baktım sizin için sevgili okuyucular, bakmakla da kalmadım, okudum, okuduğumu da anladım. Ranthora1 ve Ruales2'e göre 10 temel amino asitinden 9u quinoadan cımbız ile çıkarılabilir (merak ediyorsanız eksik olan tryptophan), fakat bunlardan 2si yetersiz miktarda (bunlar da methionine ve cystine), ya da bağırsakların cımbızı yok ki yeterince çıkarsın. Yine de bence çok iyi, 10da sekiz çok iyi bir başarı, quinoa artısını hak etti. Glutensizlik bize ne için lazımdı derseniz de, gluten yiyememe hastalığı (Coeliac disease) olan bir arkadaşınızla iki defa üst üste yemek yiyip de vah yavrum gene birşey yiyemedi, bunu yiyebilecek mi acaba diye kıvrım kıvrım kıvrılmadınız demek ki. Aslında arkadaşın anlattığına göre içinde ne olduğunu bildikten sonra buğdaysız (gluten buğdayın içinde ekmeği bir arada tutan proteindir) yemek seçmek çok zor değilmiş, fakat bunu hiçbirşey yemediği Çin düğününde (soya sosuna doldurucu olarak buğday unu katılabiliyormuş da) anlatınca çok inandırıcı olmadı.
Quinoanın faydalarını irdelemek yerine quinoa salatası3 yemek isterseniz buradan bakın, soğanını unutmayın bak!
Kaynakça:
1 G.S. Ranhotra et al, Composition and protein nutritional quality of quinoa, Cereal Chemistry, 70, p 303-305, 1993
2 J. Ruales and B.M. Nair 1, Nutritional quality of the protein in quinoa (Chenopodium quinoa, Willd) seeds, Plant Foods for Human Nutrition 42, p 1-11, 1992
3 Tarif Tacir Co'nun quinoa kutusunun arkasından
30 Nisan 2010 Cuma
Big Sur'da 9 mil
Antreman günlüğümüzün (çok elit bir günlüktür sadece sporcuları alıyoruz, sınavı var) 1inci senesinin dolmasını günlüğün yarısıyla Big Sur'da 9 mil (14.5 km) koşarak kutladık. Diyeceksiniz ki ne gerek vardı, o kadar yol teptiniz, otellerde lokantalarda süründünüz, üstüne de para verdiniz, evinizde dish'inizde koşmak neyinize yetmiyor? Yetmiyor efendim, bu bambaşka birşey! Bir kere bir hedef oluyor antremanlarınızda, aman bugün de oturuvereyim koşmayayım demiyorsunuz (ya da daha az diyorsunuz), amanin üç haftaya Big Sur var, şimdi koşmazsam oralarda sürünürüm, bitiremem, helikopterle alırlar gibi endişelerle koşarak çıkıyorsunuz evden. Ha tabii yeni başlayanlar, teorisi sallanmakta olanlar bunu abartıp uyumadan, yemeden ve en kötüsü kendilerini dinlemeden deli danalar gibi vurabilirler kendilerini tepelere, işte bu yeni başlayan koşuculara biz bilgili ve derin koşucular doğrusunu öğretmeliyiz. Yavrucum kendi hızında koş, dinlen de gel, bu hafta bir daha koşarsan döverim, gibi telkinlerle doğru yolu göstermeliyiz. Antremanda aşırıya kaçmak, zorlayarak yıpranan kaslara kendilerini onarmaları için zaman vermez, sonuçta çok yorgun ama daha iyi koşamayan, mutsuz ve umutsuz bir koşucuya döndürür yeni başlayan heyecanlı sporcuyu. O yüzden özellikle heyecan ve aşırıya kaçma tarihi olan sporcuları koşuyu abartmaktan koruyun, görev veriyorum size bak!
Aşırıya kaçmadan koşmanın yanı sıra uzun mesafe koşusu için (ve koşunun ardından haftalarca rüyada gibi dolanmamak için) vücut özü (core) antremanları da çok gereklidir. Ay dalağım şişti, diyaframım çekti, böğrüme bıçak saplandı gibi şikayetler zayıf bir vücut özünün göstergesidir, haftada iki defa olmak üzere vücut özü ağırlık antremanı yazıyorum size, geçmiş olsun. Ağırlık antremanlarında en önemli şey kaç kilo kaldırdığınız değil, gram da olsa doğru bir şekilde kaldırmanızdır, o yüzden teorinizi sağlam tutun: kitaplardan okuyun, internetten araştırın, yapmayı planladığınız hareketlerin nerelerinde hata yapılabilir öğrenin, bilen birine doğrusunu göstertin. Yaparken de yaptığınız şeye odaklanın, ne o önünde dergiyle dambıl kaldırmaca, çık dışarı! Bunu bilim adamları araştırdı ve denedi (kontrollü deney): bir kası hareket ettirdiğinizi düşünmek bile onu güçlendirebilirmiş! İnanmazsanız Dr. Guang Yue ve dadaşlarına sorun.
Evet, abartmadan koştunuz, ağırlık antremanlarınızı aksatmadınız, en son da karbonhidrat depolarınızı doldurun da ölmeden gelin uzun mesafe yarışından. Kaşık kaşık şeker, beyaz ekmek, bunlar karbonhidrat depolatmaz sadece kanınıza glikoz delta fonksiyonları atar fiyuuunk diye, onlardan uzak durun, koklayın ama tadına bakmayın, tadına bakın ama bitirmeyin, kime diyorum bak arkasında saklıyor tostu! Büyük koşuya bir hafta kala karbonhidrat kalorilerinizi karalardan alın, yani kara ekmek, kara makarna, samanlı bisküvi gibi şeyler, aç kalmayın yavrum.
Aslında ben Big Sur koşusu2 nasıl geçti onu anlatacaktım, ama yazı "koşu antremanı nasıl olur"a dönmüş, aynen böyle oldu bizim antremanımız da, sözümüzün eriyiz, bloga başka kendimize başka antremanlar yapmadık.
Koşudan önceki akşam kremalı makarna çorbalarımızı içip yattık. Sabah kalkınca samanlı mafinlerimizi yedik (bunları bazı insanlar dayaksız yiyorlar hatta, dükkanlarda bran muffin diye arıyorlar!), önceden hava sıcaklığının 13 derecelerde olacağını haber almıştık, uzunlarımızı giydik, numaralarımızı iğneledik, zamanlama çiplerimizi ayakkabımıza taktık, arabaya atlayıp olay mahaline vardık. Koşudan önce hani adrenalin bizi uyanık tutmaya yetmezse diye kahvemizi aldık, son ihtiyaç molasını verdik ve başlangıca gittik. Bizden önce 5 km koşanlar çıkacaktı, onları gaza getirmek için süpersiniz, var mı sizden güzeli şeklindeki konuşmaları biz de dinleyip gaza geldik, az sonra biz koşucaz biz koşucaz diye tırnaklarımızı yedik. Tam o anda anonslar başladı, 9 mili koşarak katedecek olanlar 5 kilometrecilerle başlayabilir diye, amanin deyip arkalarından seyirttik. Ama artık çok geçti, 5km'yi yürümeyi düşünenlerin arkasında kalmıştık. Çevik hareketler ve bazı dirsek ve omuz hamleleriyle bizden yavaş yürüyen ve koşanların önüne geçtik, 1inci milden sonra kocacığım kopup gitti (bize mil başına 1 dakika fark attı), ben ve Erol mücadelemize beraber devam ettik. Biraz 1. otobandan biraz da evlerin arasından koştuktan sonra dar bir toprak yola girdik, orada Eindhoven formalı bir amca önümüzde omuz mücadelesi vererek bize yol açtı, fakat biz hiç gözünün yaşına bakmadan ilk geniş düzlükte geçtik onu.
Koşudan hemen önce 9 mil yürüyüşçülerine su sağlanmayacağının uyarısını almıştık, o yüzden korkarak (ama gene de yanımıza su almadan, çünkü biz türküz ve bize birşey olmaz) başlamıştık koşuya, fakat hem su hem de elektrolitli su vardı, sevinerek içtik 2buçukuncu milde (sonra düşündük ki belki de siz bu dokuz mili yürüyene kadar biz tezgahı kapatmış oluruz anlamındaydı o uyarı). Sonra Point Lobos parkına girdik, artık hava ısınmıştı, bence 20 dereceyi buldu, Jeff Galloway'in uzun mesafe tavsiyelerine uyup yürüdüğümüz bir arada çevik hareketlerle üstümü değiştirdim. Parkın içinden döndüğümüz noktanın yarıyol olduğunu düşündük, saatlerimize baktık ve 80 dakika altı hedefimizi bu gidişle tutturamayacağız diye üzüldük ve o gazla biraz hızlandık galiba. Son iki milde kopan kopar diye anlaşarak koşmaya devam ettik. Son iki milde gerçekten de kopmak için bir sürü sebep vardı: maratonun da son 2 mili olduğundan, canlı müzik, sambacılar, sucular, yaparsın diye bağıranlar, kısacası tüm şartlar yerindeydi, gezegenler de aynı doğruda sıralanmıştı (en az iki gezegen aynı doğru üstündeydi, baktım). Bende herşey kafada bittiği için aldığım bu gazla Erol'u arkada bıraktım ve kendimi iyi hissettikçe koşmaya karar verdim (yani yürüme molası vermeden). Bilmiyorum size hiç oldu mu, ama uzun süre koştuktan sonra böyle bir noktaya geliyorsunuz ki tüm yorgunluk ve acı gidiyor, sanki günlerce koşabilirmişsiniz gibi bir his geliyor insanın içine, tam o noktaya gelmiştim ki Erol son yokuşta hırs hırs diye yetişti bana, fakat tepede verdiği son yürüme molasında arayı gene açtım. O arada önümde whiiieee whiiieee diye nefes alan bir amcaya yetiştim ve geçtim onu, fakat ara sıra ne zaman düşüp bayılacak diye de göz ucuyla baktım. En son 26 mil işaretinden sonra hah tamam 0.1 mil kaldı, eder 160 metre yani 10 insan (10 Ani daha doğru olabilir) boyu, ne var ki bunda diye diye koştum sevinçle. İşte orada bir hesap hatası oldu, yarı maraton 0.1 ile bitiyor, maraton 0.2 ile, yani 20 Ani boyu kalmıştı, ben 10 beklerken 20nin sonu sanki hiç gelmedi. Dediğim gibi bende herşey kafada bittiğinden, ha bitti ha bitecek dediğim yol bitmeyince hafiften moralim bozuldu finiş çizgisini zarif bir deparla tribünlere oynayarak geçemedim, ama bunlar da olacak zamanla, bir dahakine küsuratlara daha iyi çalışırım3.
Koşu sonrası hemen toprak (ve 10.6 millik koşuyla ortak) madalyalarımızı aldık ve zafer fotolarını çektirdik sarhoş gibi halimizle. Oradan hemen yemek çadırına yönlendirildik. Elimize birer karton kutu tutuşturdular, içlerine çilekler, muzlar, meyve suları, kukiler doldurduk. Koltuklarımızın altına da birer torba havuç sıkıştırdılar. Yiye yiye dolandık, biraz kendimize geldik ve finiş çizgisine maratoncuları beklemeye gittik. Heyecanlı bir konuşmacı amanin haber aldık geldi geliyor diye anlatırken biz de kafamızı uzatıp kimmiş bunlar kimlerdenmiş diye inceledik. En son da hatunlardan ilk geleni de bekledik ve o arada aha nasıl açıyor pergelleri, aha bak teyze deparla geliyor diye diye bir torba havucu yemişiz. İncelemelerimizden şu sonuca vardık: maratonlarda birincilik için erkeklerin uzun boylusu hatunların minyon tiplisi makbul, (aynı biz aynı!) önümüzde birincilik için hiç engel yokmuş, hemen gaza geldik, Seattle yarı maratonunda önlerden yer ayırtmaya karar verdik.
Gelelim sonuçlara, herkes hedefini tutturdu: kocacığım 65'in altına indi-63, ben ve Erol da 80'in altına indik-72, fakat ben Erol'dan 3 saniye hızlı koştum, kayıtlara da geçti. Gördüğünüz gibi ben ve Erol gerçekten inanılmaz bir performansla adrenalinin nelere kadir olduğunu gösterdik, kocacığım da yılların dağ koşucusu olarak yüksek beklentilerin hakkını verdi. Eve dönerken herkes koşu performansını sayılara dökmeye çalıştı, vay be demek bir mili 8 dakikada koşmuşum, demek saatte 9 mil hız yaptım, şimdi bu hızla bir maraton koşarsam rekor kırarım gibi iddialar havada uçuştu, moraller tavan yaptı, kimse bizi tutamadı.
Big Sur koşusundan çok memnun kaldık, okyanus kıyısından dalga sesleri eşliğinde koştuk, çok güzel bir parkurdu. İlk ve son millerde canlı müzik ve gönüllü desteği çok gaza getiriciydi, koşu sonrası yiyeceklerini de çok beğendik. Bir tek koşu başlangıcında insanları hızlı ve yavaş dalgalara ayırsalardı daha az omuz mücadelesi olurdu, bir de gururla koştuğumuz parkura ısrarla yürüyüş demeselerdi daha bir gaza gelirdik belki. Sorumlu koşucular olarak bu istek, dilek ve beğenilerimizi organizasyon komitesine ilettik hemen, hani siz seneye koşarsanız daha iyi şartlarda koşun diye, bu büyük hizmet de insanlığa armağan olsun, amin.
1Bu resmi bize gönderilen karta bakarak çizdim, aslında bizim parkur oradan geçmiyordu, biraz kandırıldık. Helikopter için speşıl tenks to Özgür.
2Koştuğumuz parkuru merak ederseniz burada, kocacığım çizdi.
3Yorumlardan anlaşılacağı üzere küsuratlara daha da çok çalışmam lazım, bir Ani 16 değil 1.6 metreye daha yakın çünkü.
Aşırıya kaçmadan koşmanın yanı sıra uzun mesafe koşusu için (ve koşunun ardından haftalarca rüyada gibi dolanmamak için) vücut özü (core) antremanları da çok gereklidir. Ay dalağım şişti, diyaframım çekti, böğrüme bıçak saplandı gibi şikayetler zayıf bir vücut özünün göstergesidir, haftada iki defa olmak üzere vücut özü ağırlık antremanı yazıyorum size, geçmiş olsun. Ağırlık antremanlarında en önemli şey kaç kilo kaldırdığınız değil, gram da olsa doğru bir şekilde kaldırmanızdır, o yüzden teorinizi sağlam tutun: kitaplardan okuyun, internetten araştırın, yapmayı planladığınız hareketlerin nerelerinde hata yapılabilir öğrenin, bilen birine doğrusunu göstertin. Yaparken de yaptığınız şeye odaklanın, ne o önünde dergiyle dambıl kaldırmaca, çık dışarı! Bunu bilim adamları araştırdı ve denedi (kontrollü deney): bir kası hareket ettirdiğinizi düşünmek bile onu güçlendirebilirmiş! İnanmazsanız Dr. Guang Yue ve dadaşlarına sorun.
Evet, abartmadan koştunuz, ağırlık antremanlarınızı aksatmadınız, en son da karbonhidrat depolarınızı doldurun da ölmeden gelin uzun mesafe yarışından. Kaşık kaşık şeker, beyaz ekmek, bunlar karbonhidrat depolatmaz sadece kanınıza glikoz delta fonksiyonları atar fiyuuunk diye, onlardan uzak durun, koklayın ama tadına bakmayın, tadına bakın ama bitirmeyin, kime diyorum bak arkasında saklıyor tostu! Büyük koşuya bir hafta kala karbonhidrat kalorilerinizi karalardan alın, yani kara ekmek, kara makarna, samanlı bisküvi gibi şeyler, aç kalmayın yavrum.
Aslında ben Big Sur koşusu2 nasıl geçti onu anlatacaktım, ama yazı "koşu antremanı nasıl olur"a dönmüş, aynen böyle oldu bizim antremanımız da, sözümüzün eriyiz, bloga başka kendimize başka antremanlar yapmadık.
Koşudan önceki akşam kremalı makarna çorbalarımızı içip yattık. Sabah kalkınca samanlı mafinlerimizi yedik (bunları bazı insanlar dayaksız yiyorlar hatta, dükkanlarda bran muffin diye arıyorlar!), önceden hava sıcaklığının 13 derecelerde olacağını haber almıştık, uzunlarımızı giydik, numaralarımızı iğneledik, zamanlama çiplerimizi ayakkabımıza taktık, arabaya atlayıp olay mahaline vardık. Koşudan önce hani adrenalin bizi uyanık tutmaya yetmezse diye kahvemizi aldık, son ihtiyaç molasını verdik ve başlangıca gittik. Bizden önce 5 km koşanlar çıkacaktı, onları gaza getirmek için süpersiniz, var mı sizden güzeli şeklindeki konuşmaları biz de dinleyip gaza geldik, az sonra biz koşucaz biz koşucaz diye tırnaklarımızı yedik. Tam o anda anonslar başladı, 9 mili koşarak katedecek olanlar 5 kilometrecilerle başlayabilir diye, amanin deyip arkalarından seyirttik. Ama artık çok geçti, 5km'yi yürümeyi düşünenlerin arkasında kalmıştık. Çevik hareketler ve bazı dirsek ve omuz hamleleriyle bizden yavaş yürüyen ve koşanların önüne geçtik, 1inci milden sonra kocacığım kopup gitti (bize mil başına 1 dakika fark attı), ben ve Erol mücadelemize beraber devam ettik. Biraz 1. otobandan biraz da evlerin arasından koştuktan sonra dar bir toprak yola girdik, orada Eindhoven formalı bir amca önümüzde omuz mücadelesi vererek bize yol açtı, fakat biz hiç gözünün yaşına bakmadan ilk geniş düzlükte geçtik onu.
Koşudan hemen önce 9 mil yürüyüşçülerine su sağlanmayacağının uyarısını almıştık, o yüzden korkarak (ama gene de yanımıza su almadan, çünkü biz türküz ve bize birşey olmaz) başlamıştık koşuya, fakat hem su hem de elektrolitli su vardı, sevinerek içtik 2buçukuncu milde (sonra düşündük ki belki de siz bu dokuz mili yürüyene kadar biz tezgahı kapatmış oluruz anlamındaydı o uyarı). Sonra Point Lobos parkına girdik, artık hava ısınmıştı, bence 20 dereceyi buldu, Jeff Galloway'in uzun mesafe tavsiyelerine uyup yürüdüğümüz bir arada çevik hareketlerle üstümü değiştirdim. Parkın içinden döndüğümüz noktanın yarıyol olduğunu düşündük, saatlerimize baktık ve 80 dakika altı hedefimizi bu gidişle tutturamayacağız diye üzüldük ve o gazla biraz hızlandık galiba. Son iki milde kopan kopar diye anlaşarak koşmaya devam ettik. Son iki milde gerçekten de kopmak için bir sürü sebep vardı: maratonun da son 2 mili olduğundan, canlı müzik, sambacılar, sucular, yaparsın diye bağıranlar, kısacası tüm şartlar yerindeydi, gezegenler de aynı doğruda sıralanmıştı (en az iki gezegen aynı doğru üstündeydi, baktım). Bende herşey kafada bittiği için aldığım bu gazla Erol'u arkada bıraktım ve kendimi iyi hissettikçe koşmaya karar verdim (yani yürüme molası vermeden). Bilmiyorum size hiç oldu mu, ama uzun süre koştuktan sonra böyle bir noktaya geliyorsunuz ki tüm yorgunluk ve acı gidiyor, sanki günlerce koşabilirmişsiniz gibi bir his geliyor insanın içine, tam o noktaya gelmiştim ki Erol son yokuşta hırs hırs diye yetişti bana, fakat tepede verdiği son yürüme molasında arayı gene açtım. O arada önümde whiiieee whiiieee diye nefes alan bir amcaya yetiştim ve geçtim onu, fakat ara sıra ne zaman düşüp bayılacak diye de göz ucuyla baktım. En son 26 mil işaretinden sonra hah tamam 0.1 mil kaldı, eder 160 metre yani 10 insan (10 Ani daha doğru olabilir) boyu, ne var ki bunda diye diye koştum sevinçle. İşte orada bir hesap hatası oldu, yarı maraton 0.1 ile bitiyor, maraton 0.2 ile, yani 20 Ani boyu kalmıştı, ben 10 beklerken 20nin sonu sanki hiç gelmedi. Dediğim gibi bende herşey kafada bittiğinden, ha bitti ha bitecek dediğim yol bitmeyince hafiften moralim bozuldu finiş çizgisini zarif bir deparla tribünlere oynayarak geçemedim, ama bunlar da olacak zamanla, bir dahakine küsuratlara daha iyi çalışırım3.
Koşu sonrası hemen toprak (ve 10.6 millik koşuyla ortak) madalyalarımızı aldık ve zafer fotolarını çektirdik sarhoş gibi halimizle. Oradan hemen yemek çadırına yönlendirildik. Elimize birer karton kutu tutuşturdular, içlerine çilekler, muzlar, meyve suları, kukiler doldurduk. Koltuklarımızın altına da birer torba havuç sıkıştırdılar. Yiye yiye dolandık, biraz kendimize geldik ve finiş çizgisine maratoncuları beklemeye gittik. Heyecanlı bir konuşmacı amanin haber aldık geldi geliyor diye anlatırken biz de kafamızı uzatıp kimmiş bunlar kimlerdenmiş diye inceledik. En son da hatunlardan ilk geleni de bekledik ve o arada aha nasıl açıyor pergelleri, aha bak teyze deparla geliyor diye diye bir torba havucu yemişiz. İncelemelerimizden şu sonuca vardık: maratonlarda birincilik için erkeklerin uzun boylusu hatunların minyon tiplisi makbul, (aynı biz aynı!) önümüzde birincilik için hiç engel yokmuş, hemen gaza geldik, Seattle yarı maratonunda önlerden yer ayırtmaya karar verdik.
Gelelim sonuçlara, herkes hedefini tutturdu: kocacığım 65'in altına indi-63, ben ve Erol da 80'in altına indik-72, fakat ben Erol'dan 3 saniye hızlı koştum, kayıtlara da geçti. Gördüğünüz gibi ben ve Erol gerçekten inanılmaz bir performansla adrenalinin nelere kadir olduğunu gösterdik, kocacığım da yılların dağ koşucusu olarak yüksek beklentilerin hakkını verdi. Eve dönerken herkes koşu performansını sayılara dökmeye çalıştı, vay be demek bir mili 8 dakikada koşmuşum, demek saatte 9 mil hız yaptım, şimdi bu hızla bir maraton koşarsam rekor kırarım gibi iddialar havada uçuştu, moraller tavan yaptı, kimse bizi tutamadı.
Big Sur koşusundan çok memnun kaldık, okyanus kıyısından dalga sesleri eşliğinde koştuk, çok güzel bir parkurdu. İlk ve son millerde canlı müzik ve gönüllü desteği çok gaza getiriciydi, koşu sonrası yiyeceklerini de çok beğendik. Bir tek koşu başlangıcında insanları hızlı ve yavaş dalgalara ayırsalardı daha az omuz mücadelesi olurdu, bir de gururla koştuğumuz parkura ısrarla yürüyüş demeselerdi daha bir gaza gelirdik belki. Sorumlu koşucular olarak bu istek, dilek ve beğenilerimizi organizasyon komitesine ilettik hemen, hani siz seneye koşarsanız daha iyi şartlarda koşun diye, bu büyük hizmet de insanlığa armağan olsun, amin.
1Bu resmi bize gönderilen karta bakarak çizdim, aslında bizim parkur oradan geçmiyordu, biraz kandırıldık. Helikopter için speşıl tenks to Özgür.
2Koştuğumuz parkuru merak ederseniz burada, kocacığım çizdi.
3Yorumlardan anlaşılacağı üzere küsuratlara daha da çok çalışmam lazım, bir Ani 16 değil 1.6 metreye daha yakın çünkü.
27 Nisan 2010 Salı
Rüya
Bizim evde kahvaltı sofrasında heyecanlı insanlar rüya anlatırlar, bazen masaya geç gelenler şaşırıp ama gerçekten mi öyle dedi diye rüyayı gerçekmiş gibi dinlerler, bazıları ben hiç rüya görmem peeeh derler, bazıları rüyamda da böyle böyle yaptın (selam verdim tanımazdan geldin gibi, bence bu bir kabustur, bir günlük somurta sebebidir) diye karşısındakine küserler. Ben bir psikolojiye giriş kitabında okumuştum, herkes rüya görürmüş ve rüya görmek bir ihtiyaçmış, fakat sadece uyanmaya yakın birkaç saniyesi hatırlanırmış rüyaların. Bunu yaptım böyle oldu, sanki çok uzun sürüyormuş gibi geliyor ama aslında hepsi kafada olduğu için birkaç saniyede düşünüveriyorsunuz o uzuuun hikayeli film gibi rüyaları. Mesela şöyle rüyalar anlatılır: bir arabanın çalındığını görüyordum ve gerçekte de araba alarmı çalmaya başladı, ama aslında önce alarm çalmaya başlıyor, biz de kafamızda hemencecik hikayesini (rüyasını) uyduruveriyoruz, zaman farkını da beyin hemen saklayıveriyor. Bir de rüya görmek öyle bir ihtiyaçmış ki, yeterince uyusanız ama rüya görmeseniz (deneyini yapmışlar, kontrollü) uyanıkken halüsinasyon görmeye başlıyormuşsunuz!
Bu girizgah size tırmanma arkadaşım ve sinekkuşu seven insan Mişel'in rüyasını göstermek içindi: Daha önce gerçek hayatta bir sinekkuşunun yuva yaptığı ağacın budanıp yuvasının öğütülmesine şahit olmuş olan Mişel, bir sabah kocasına tekmeler savurarak uyanır, meğer rüyasında bir karga varmış, ağzında da üç tane sinekkuşu, Mişel de sinekkuşlarını salsın diye kargayı tekmeliyormuş. Bana bunu çok canlı ve heyecanlı bir şekilde anlatınca ben de oturup çizdim, sonra da kendisine gösterdim çizimi, çok sevindi, kahramana benzediğini söyledi :-)
Bu girizgah size tırmanma arkadaşım ve sinekkuşu seven insan Mişel'in rüyasını göstermek içindi: Daha önce gerçek hayatta bir sinekkuşunun yuva yaptığı ağacın budanıp yuvasının öğütülmesine şahit olmuş olan Mişel, bir sabah kocasına tekmeler savurarak uyanır, meğer rüyasında bir karga varmış, ağzında da üç tane sinekkuşu, Mişel de sinekkuşlarını salsın diye kargayı tekmeliyormuş. Bana bunu çok canlı ve heyecanlı bir şekilde anlatınca ben de oturup çizdim, sonra da kendisine gösterdim çizimi, çok sevindi, kahramana benzediğini söyledi :-)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

