Antreman günlüğümüzün (çok elit bir günlüktür sadece sporcuları alıyoruz, sınavı var) 1inci senesinin dolmasını günlüğün yarısıyla Big Sur'da 9 mil (14.5 km) koşarak kutladık. Diyeceksiniz ki ne gerek vardı, o kadar yol teptiniz, otellerde lokantalarda süründünüz, üstüne de para verdiniz, evinizde dish'inizde koşmak neyinize yetmiyor? Yetmiyor efendim, bu bambaşka birşey! Bir kere bir hedef oluyor antremanlarınızda, aman bugün de oturuvereyim koşmayayım demiyorsunuz (ya da daha az diyorsunuz), amanin üç haftaya Big Sur var, şimdi koşmazsam oralarda sürünürüm, bitiremem, helikopterle alırlar gibi endişelerle koşarak çıkıyorsunuz evden. Ha tabii yeni başlayanlar, teorisi sallanmakta olanlar bunu abartıp uyumadan, yemeden ve en kötüsü kendilerini dinlemeden deli danalar gibi vurabilirler kendilerini tepelere, işte bu yeni başlayan koşuculara biz bilgili ve derin koşucular doğrusunu öğretmeliyiz. Yavrucum kendi hızında koş, dinlen de gel, bu hafta bir daha koşarsan döverim, gibi telkinlerle doğru yolu göstermeliyiz. Antremanda aşırıya kaçmak, zorlayarak yıpranan kaslara kendilerini onarmaları için zaman vermez, sonuçta çok yorgun ama daha iyi koşamayan, mutsuz ve umutsuz bir koşucuya döndürür yeni başlayan heyecanlı sporcuyu. O yüzden özellikle heyecan ve aşırıya kaçma tarihi olan sporcuları koşuyu abartmaktan koruyun, görev veriyorum size bak!
Aşırıya kaçmadan koşmanın yanı sıra uzun mesafe koşusu için (ve koşunun ardından haftalarca rüyada gibi dolanmamak için) vücut özü (core) antremanları da çok gereklidir. Ay dalağım şişti, diyaframım çekti, böğrüme bıçak saplandı gibi şikayetler zayıf bir vücut özünün göstergesidir, haftada iki defa olmak üzere vücut özü ağırlık antremanı yazıyorum size, geçmiş olsun. Ağırlık antremanlarında en önemli şey kaç kilo kaldırdığınız değil, gram da olsa doğru bir şekilde kaldırmanızdır, o yüzden teorinizi sağlam tutun: kitaplardan okuyun, internetten araştırın, yapmayı planladığınız hareketlerin nerelerinde hata yapılabilir öğrenin, bilen birine doğrusunu göstertin. Yaparken de yaptığınız şeye odaklanın, ne o önünde dergiyle dambıl kaldırmaca, çık dışarı! Bunu bilim adamları araştırdı ve denedi (kontrollü deney): bir kası hareket ettirdiğinizi düşünmek bile onu güçlendirebilirmiş! İnanmazsanız Dr. Guang Yue ve dadaşlarına sorun.
Evet, abartmadan koştunuz, ağırlık antremanlarınızı aksatmadınız, en son da karbonhidrat depolarınızı doldurun da ölmeden gelin uzun mesafe yarışından. Kaşık kaşık şeker, beyaz ekmek, bunlar karbonhidrat depolatmaz sadece kanınıza glikoz delta fonksiyonları atar fiyuuunk diye, onlardan uzak durun, koklayın ama tadına bakmayın, tadına bakın ama bitirmeyin, kime diyorum bak arkasında saklıyor tostu! Büyük koşuya bir hafta kala karbonhidrat kalorilerinizi karalardan alın, yani kara ekmek, kara makarna, samanlı bisküvi gibi şeyler, aç kalmayın yavrum.
Aslında ben Big Sur koşusu2 nasıl geçti onu anlatacaktım, ama yazı "koşu antremanı nasıl olur"a dönmüş, aynen böyle oldu bizim antremanımız da, sözümüzün eriyiz, bloga başka kendimize başka antremanlar yapmadık.
Koşudan önceki akşam kremalı makarna çorbalarımızı içip yattık. Sabah kalkınca samanlı mafinlerimizi yedik (bunları bazı insanlar dayaksız yiyorlar hatta, dükkanlarda bran muffin diye arıyorlar!), önceden hava sıcaklığının 13 derecelerde olacağını haber almıştık, uzunlarımızı giydik, numaralarımızı iğneledik, zamanlama çiplerimizi ayakkabımıza taktık, arabaya atlayıp olay mahaline vardık. Koşudan önce hani adrenalin bizi uyanık tutmaya yetmezse diye kahvemizi aldık, son ihtiyaç molasını verdik ve başlangıca gittik. Bizden önce 5 km koşanlar çıkacaktı, onları gaza getirmek için süpersiniz, var mı sizden güzeli şeklindeki konuşmaları biz de dinleyip gaza geldik, az sonra biz koşucaz biz koşucaz diye tırnaklarımızı yedik. Tam o anda anonslar başladı, 9 mili koşarak katedecek olanlar 5 kilometrecilerle başlayabilir diye, amanin deyip arkalarından seyirttik. Ama artık çok geçti, 5km'yi yürümeyi düşünenlerin arkasında kalmıştık. Çevik hareketler ve bazı dirsek ve omuz hamleleriyle bizden yavaş yürüyen ve koşanların önüne geçtik, 1inci milden sonra kocacığım kopup gitti (bize mil başına 1 dakika fark attı), ben ve Erol mücadelemize beraber devam ettik. Biraz 1. otobandan biraz da evlerin arasından koştuktan sonra dar bir toprak yola girdik, orada Eindhoven formalı bir amca önümüzde omuz mücadelesi vererek bize yol açtı, fakat biz hiç gözünün yaşına bakmadan ilk geniş düzlükte geçtik onu.
Koşudan hemen önce 9 mil yürüyüşçülerine su sağlanmayacağının uyarısını almıştık, o yüzden korkarak (ama gene de yanımıza su almadan, çünkü biz türküz ve bize birşey olmaz) başlamıştık koşuya, fakat hem su hem de elektrolitli su vardı, sevinerek içtik 2buçukuncu milde (sonra düşündük ki belki de siz bu dokuz mili yürüyene kadar biz tezgahı kapatmış oluruz anlamındaydı o uyarı). Sonra Point Lobos parkına girdik, artık hava ısınmıştı, bence 20 dereceyi buldu, Jeff Galloway'in uzun mesafe tavsiyelerine uyup yürüdüğümüz bir arada çevik hareketlerle üstümü değiştirdim. Parkın içinden döndüğümüz noktanın yarıyol olduğunu düşündük, saatlerimize baktık ve 80 dakika altı hedefimizi bu gidişle tutturamayacağız diye üzüldük ve o gazla biraz hızlandık galiba. Son iki milde kopan kopar diye anlaşarak koşmaya devam ettik. Son iki milde gerçekten de kopmak için bir sürü sebep vardı: maratonun da son 2 mili olduğundan, canlı müzik, sambacılar, sucular, yaparsın diye bağıranlar, kısacası tüm şartlar yerindeydi, gezegenler de aynı doğruda sıralanmıştı (en az iki gezegen aynı doğru üstündeydi, baktım). Bende herşey kafada bittiği için aldığım bu gazla Erol'u arkada bıraktım ve kendimi iyi hissettikçe koşmaya karar verdim (yani yürüme molası vermeden). Bilmiyorum size hiç oldu mu, ama uzun süre koştuktan sonra böyle bir noktaya geliyorsunuz ki tüm yorgunluk ve acı gidiyor, sanki günlerce koşabilirmişsiniz gibi bir his geliyor insanın içine, tam o noktaya gelmiştim ki Erol son yokuşta hırs hırs diye yetişti bana, fakat tepede verdiği son yürüme molasında arayı gene açtım. O arada önümde whiiieee whiiieee diye nefes alan bir amcaya yetiştim ve geçtim onu, fakat ara sıra ne zaman düşüp bayılacak diye de göz ucuyla baktım. En son 26 mil işaretinden sonra hah tamam 0.1 mil kaldı, eder 160 metre yani 10 insan (10 Ani daha doğru olabilir) boyu, ne var ki bunda diye diye koştum sevinçle. İşte orada bir hesap hatası oldu, yarı maraton 0.1 ile bitiyor, maraton 0.2 ile, yani 20 Ani boyu kalmıştı, ben 10 beklerken 20nin sonu sanki hiç gelmedi. Dediğim gibi bende herşey kafada bittiğinden, ha bitti ha bitecek dediğim yol bitmeyince hafiften moralim bozuldu finiş çizgisini zarif bir deparla tribünlere oynayarak geçemedim, ama bunlar da olacak zamanla, bir dahakine küsuratlara daha iyi çalışırım3.
Koşu sonrası hemen toprak (ve 10.6 millik koşuyla ortak) madalyalarımızı aldık ve zafer fotolarını çektirdik sarhoş gibi halimizle. Oradan hemen yemek çadırına yönlendirildik. Elimize birer karton kutu tutuşturdular, içlerine çilekler, muzlar, meyve suları, kukiler doldurduk. Koltuklarımızın altına da birer torba havuç sıkıştırdılar. Yiye yiye dolandık, biraz kendimize geldik ve finiş çizgisine maratoncuları beklemeye gittik. Heyecanlı bir konuşmacı amanin haber aldık geldi geliyor diye anlatırken biz de kafamızı uzatıp kimmiş bunlar kimlerdenmiş diye inceledik. En son da hatunlardan ilk geleni de bekledik ve o arada aha nasıl açıyor pergelleri, aha bak teyze deparla geliyor diye diye bir torba havucu yemişiz. İncelemelerimizden şu sonuca vardık: maratonlarda birincilik için erkeklerin uzun boylusu hatunların minyon tiplisi makbul, (aynı biz aynı!) önümüzde birincilik için hiç engel yokmuş, hemen gaza geldik, Seattle yarı maratonunda önlerden yer ayırtmaya karar verdik.
Gelelim sonuçlara, herkes hedefini tutturdu: kocacığım 65'in altına indi-63, ben ve Erol da 80'in altına indik-72, fakat ben Erol'dan 3 saniye hızlı koştum, kayıtlara da geçti. Gördüğünüz gibi ben ve Erol gerçekten inanılmaz bir performansla adrenalinin nelere kadir olduğunu gösterdik, kocacığım da yılların dağ koşucusu olarak yüksek beklentilerin hakkını verdi. Eve dönerken herkes koşu performansını sayılara dökmeye çalıştı, vay be demek bir mili 8 dakikada koşmuşum, demek saatte 9 mil hız yaptım, şimdi bu hızla bir maraton koşarsam rekor kırarım gibi iddialar havada uçuştu, moraller tavan yaptı, kimse bizi tutamadı.
Big Sur koşusundan çok memnun kaldık, okyanus kıyısından dalga sesleri eşliğinde koştuk, çok güzel bir parkurdu. İlk ve son millerde canlı müzik ve gönüllü desteği çok gaza getiriciydi, koşu sonrası yiyeceklerini de çok beğendik. Bir tek koşu başlangıcında insanları hızlı ve yavaş dalgalara ayırsalardı daha az omuz mücadelesi olurdu, bir de gururla koştuğumuz parkura ısrarla yürüyüş demeselerdi daha bir gaza gelirdik belki. Sorumlu koşucular olarak bu istek, dilek ve beğenilerimizi organizasyon komitesine ilettik hemen, hani siz seneye koşarsanız daha iyi şartlarda koşun diye, bu büyük hizmet de insanlığa armağan olsun, amin.
1Bu resmi bize gönderilen karta bakarak çizdim, aslında bizim parkur oradan geçmiyordu, biraz kandırıldık. Helikopter için speşıl tenks to Özgür.
2Koştuğumuz parkuru merak ederseniz burada, kocacığım çizdi.
3Yorumlardan anlaşılacağı üzere küsuratlara daha da çok çalışmam lazım, bir Ani 16 değil 1.6 metreye daha yakın çünkü.
30 Nisan 2010 Cuma
27 Nisan 2010 Salı
Rüya
Bizim evde kahvaltı sofrasında heyecanlı insanlar rüya anlatırlar, bazen masaya geç gelenler şaşırıp ama gerçekten mi öyle dedi diye rüyayı gerçekmiş gibi dinlerler, bazıları ben hiç rüya görmem peeeh derler, bazıları rüyamda da böyle böyle yaptın (selam verdim tanımazdan geldin gibi, bence bu bir kabustur, bir günlük somurta sebebidir) diye karşısındakine küserler. Ben bir psikolojiye giriş kitabında okumuştum, herkes rüya görürmüş ve rüya görmek bir ihtiyaçmış, fakat sadece uyanmaya yakın birkaç saniyesi hatırlanırmış rüyaların. Bunu yaptım böyle oldu, sanki çok uzun sürüyormuş gibi geliyor ama aslında hepsi kafada olduğu için birkaç saniyede düşünüveriyorsunuz o uzuuun hikayeli film gibi rüyaları. Mesela şöyle rüyalar anlatılır: bir arabanın çalındığını görüyordum ve gerçekte de araba alarmı çalmaya başladı, ama aslında önce alarm çalmaya başlıyor, biz de kafamızda hemencecik hikayesini (rüyasını) uyduruveriyoruz, zaman farkını da beyin hemen saklayıveriyor. Bir de rüya görmek öyle bir ihtiyaçmış ki, yeterince uyusanız ama rüya görmeseniz (deneyini yapmışlar, kontrollü) uyanıkken halüsinasyon görmeye başlıyormuşsunuz!
Bu girizgah size tırmanma arkadaşım ve sinekkuşu seven insan Mişel'in rüyasını göstermek içindi: Daha önce gerçek hayatta bir sinekkuşunun yuva yaptığı ağacın budanıp yuvasının öğütülmesine şahit olmuş olan Mişel, bir sabah kocasına tekmeler savurarak uyanır, meğer rüyasında bir karga varmış, ağzında da üç tane sinekkuşu, Mişel de sinekkuşlarını salsın diye kargayı tekmeliyormuş. Bana bunu çok canlı ve heyecanlı bir şekilde anlatınca ben de oturup çizdim, sonra da kendisine gösterdim çizimi, çok sevindi, kahramana benzediğini söyledi :-)
Bu girizgah size tırmanma arkadaşım ve sinekkuşu seven insan Mişel'in rüyasını göstermek içindi: Daha önce gerçek hayatta bir sinekkuşunun yuva yaptığı ağacın budanıp yuvasının öğütülmesine şahit olmuş olan Mişel, bir sabah kocasına tekmeler savurarak uyanır, meğer rüyasında bir karga varmış, ağzında da üç tane sinekkuşu, Mişel de sinekkuşlarını salsın diye kargayı tekmeliyormuş. Bana bunu çok canlı ve heyecanlı bir şekilde anlatınca ben de oturup çizdim, sonra da kendisine gösterdim çizimi, çok sevindi, kahramana benzediğini söyledi :-)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)