yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

Damn you couch! ve sefertasında öğlen yemekleri

Eskiden de bu koltukta otururdum, ama artık buradan sadece internet tüketimi yapar oldum, hiçbirşey üretmiyorum. Onun yerine diş fırçalarken ya da koşarken ya da yemek yaparken şunu şöyle yazarım, bunu böyle anlatırım diye kafamda kuruyorum. Sonra da bilgisayar kucağımda bu koltuğa oturunca riidır-feysbuk-pikasa üçlüsünü yüzkırkbeşbin defa dolaşmaya başlıyorum.

Bakalım bu sefer yazabilecek miyim.

İşe başlayayınca değişen hayatımı tekrar bir düzene sokabildim. Artık işe ne öğlen yemeği götüreyim stresini yaşamıyorum, ne olursa olsun da öğlenleri şirketin kapısına gelen taco-truck olmasın diyerek evde ne bulursam götürüyorum. Hatta artık işte bıraktığım iki tabağım bir de çatal bıçak kaşığım var, üşenmezsem kutudan değil tabaktan yiyorum. Ay insanlar bunu yediğimi görse ne derler derdim de kalmadı, herkes kendini kurtarmaya çalışıyor çünkü öğlenleri, en kötüsü taco-truck'a kalmak. Pilav üstü sosis, pilav yanı enginar konservesi, pilav altı Tacir Jo donmuş yemekleri, bunlar sabah işe gitmeden 10 dakikada hazırlanabilecek öğlen yemekleri, ama tabii temel olarak pilav malzemesi bulunmalı. TJ'den pişmiş dondurulmuş pilavı denedik, gerçekten çok güzel pişirmişler, 2 dakikada da mikrodalgada hazır, ama çok paketlenmiş ve buzlukta saklanması gereken birşey. Yeni çözümümüz pilav yapma makinası. Şimdi bu pilavın da, sevilen her nişastalı şey gibi, beyazı makbul değil, kahverengisini yemek lazım (yani illa ki bir saman karışacak lezzetli şeylere). Kahverengi pirinç de zor pişen birşeydir, başında bekle, suyunu kontrol et, dedik ki şimdi hem sağlıklı hem de kolay besleneceğiz bu pilav makinası sayesinde. İlk deneme biraz başarısız oldu çünkü kahverengi pilavın pişmesini bekleyemedik (koyduktan bir buçuk saat sonra tırmanma randevumuz vardı, kapattık gittik, tam pişmesi için 2 saat (!) gerekiyormuş), ertesi gün düşünce yerden zıplayan pilav yedim, çoook sağlıklıydı, çiğnemesi bile spordu. Bir sonraki denemede dedik ki beyazını bir yapmayı becerelim de kahverengisini ileri seviyeli kullanıcı olunca yaparız. Beyaz pilav gayet iyi oldu, birkaç da tüyo aldım öğlen yemeği arkadaşlarımdan (beyaz pilav ayarında yapmak lazımmış ama daha çok su koyulacakmış (e niye o kadar çok düğmelisinden aldık onu da sormak lazım ama neyse pilavı yapsın yeter)), ümitliyiz!

Yukarıdaki resimde beni cuma sabahı işe gitmeden elimde beslenme çantamla görebilirsiniz. Dikkat ederseniz hiçbir rengim eksik değil, küpelerim de kırmızı. Ocağın yanındaki beyaz şey de pilav makinası, of çok da yer kaplıyormuş tezgahta.

Yazıyı da masada bitirdim, koltuğu yenmiş değilim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Cevizli kurabiye

Bloga bakmayalı taşındım, mezun oldum, en son da çalışmaya başladım. Şimdilik pek memnunum işimden, yaptıklarım bana ilginç geliyor, grubumdaki ve diğer beraber çalıştığım insanlarla iyi anlaşıyorum, bugün de bir artı aldım (haftalık raporumdaki grafikler çok güzel okunuyormuş ehehehe, e benim doktora hocam sunuma önem verirdi, sayesinde, ama mesela geçen hafta rapor yazmayı unuttum, ona eksi yazmadılar). Bunun dışında işe arabayla gitmek zorundayım, bizim buralarda toplu taşıma yok: gugula yol sordum arabayla 20 dakika dedi, toplu taşımayla 2 buçuk saat, hem de son yarım saati yürümece! Sağol gugul, but no tenk yu. Ama herkesin gittiği yönün tersine gittiğimden basınca gidiyorum, trafik derdim yok, maksimum ekonomi minimum enerji (yani tam da minimum değil, buradaki standartlara göre minimum).
Neyse, lafımıza gelelim: cevizli kurabiye, ya da Jeff’in sunduğu adıyla çay kurabiyesi. Efendim Jeff’le bizim ofislerimiz (eski ofisim ahhh, okulda, masam da kocamandı) aslında aynı ofisti ama arada yarım duvar vardı, yani yan taraftakileri duyuyordunuz ama görmüyordunuz. Jeff de bir gün yandan çay kurabiyesi var ister misin diye seslendi ben de tam ne olduğunu duyamadım ama tedbir olarak yok sağol dedim. Ama sonra düşündüm ki ayıp, bu Jeff yemek yapmayı seven bir insan, kendi yapmıştır kesin, almazsam ayıp. Neyse gittim aldım, of çok manyaktı kurabiyeler! Gittim bir iki tane daha aldım, sonra toplantıya da getirdi orada da aldım (bana kaşık getirme diyenden korkmak lazım olduğunu bir defa daha anladım). Tabii ki tarifini istedim ve oracıkta toplantıda yazıverdi bir kağıda verdi. Verdi ama yanlış vermiş, yağ: un oranının doğrusu 1:2 iken 1:1 yazmış ve benim kurabiyeler cevizli pizzaya döndü tepsinin içinde. Jeff’e gidip bir daha kontrol ettirdim ve doğrusunu aldım tarifin, iki defa da yaptım gayet güzel oldular. İkinci yaptığımda misafirliğe giderken götürdük de evde yapıldığına inanmadılar, yaaa! Resimli tarif burada.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

YKSL Profiterol


Profiterol
Eveeeet, geldik halkın çok istediği ve yapacağım ve yorum yazacağım diye söz verdiği (umarım halk bu gözdağını gözden kaçırmaz) tatlımıza: Yüksek Kalorili Sağlıksız Lezzetli Profiterol. Önce kaynağı: bunu en önce babamın Manisa’daki Neziha Teyze’sinden gördük, yedik, beğendik, tarifini aldık ve evde denedik, oldu! Babam bana tarifini yazarken bu yukarıdaki başlığı kullandı, otantikliğini korumak için öyle yazdım. Ama bana sorarsanız kararında yenirse hiç de sağlıksız değil. Yumurta, süt, çikolata bunlar önemli besinler. Ayrıca yerken verdiği zevki ve endorfini de kattığımız zaman koşmaktan hemen sonra profiterol geliyor olabilir sağlıklı ve uzun bir ömür için. Artık ben de doktor1 olduğum için tavsiyelerim altın değerinde ve kanun ağırlığındadır, ona göre okuyun buraları!

Profiterol biraz uğraş isteyen bir tatlı. Önce hamuru pişirilir, soğutulur, yumurtası katılır, tepsiye sıkılır, tekrar pişirilir (içi pişmezse kaşıkla kaşıklanır çiğ hamurlar, ben bir sefer sabah 3’e kadar profiterol yapmıştım böyle), kreması pişirilir, profiterol toplarına doldurulur, çikolata sosu pişirilir, üstüne dökülür. En güzeli bir-iki yardımcıyla beraber yapmak, özellikle birsürü misafir+bu hafta da her öğünde profiterol yiyelim planıyla yapıyorsanız. Biz kardeşimle ilk defa yapacakken, babamın yardımcıları olarak, önce hamuru pişirmeliydik ve hiç tarifi okumadan sadece hamur malzemelerine bakıp burada anlattığım ölçülerin en az 4 katı kadar malzemeyi tencereye boca edip pişirmeye başlamıştık, baya bir zaman koyulaşmayınca acaba deyip tarifi okuduk da çok geçti o yumurtalar için... Lafım o ki biz ettik siz etmeyin, malzemelerin sonrasını da okuyun.

Profiterolu ilk birkaç kez tek başıma yaptığımda sorunum hamur toplarının içinin pişmemesiydi, o yüzden içlerinden teker teker pişmemiş hamurları çıkarırdım, sonra kremayı doldurup üstlerine çikolata sosunu dökünce zaten belli olmuyordu şekilsizlikleri. En son Steamy Kitchen’da bulduğum pişirme yöntemiyle artık bu sorunu çözdüm (ve yakma sorununa yaklaşıyorum her seferinde) 425 F (220 C)’de 10 dakika sonra da sıcaklığı 350 F (175 C)’ye düşürüp 20-30 dakika, ama o zamanı da fırının o günkü psikolojisine göre ayarlamalısınız.

Bir de ilk seferler yaparken, yiyenler buna 10 üzerinden 7 verdiler (oysa ben musluktan su koysam 10 puan beklerim). Bunun ardını araştırdığım zaman rakip profiterolcülerin Türkiye’den karaborsa ettikleri Piyale (Dr. Ötker) çikolata sosunu kullandığını öğrendim, geri kalmadım ve bir sonraki Türkiye yolculuğumdan on paket ile döndüm. Ha Dr. Ötker yokken de gayet lezizdi yaptığım çikolata sosu, fakat kıvam ve görüntüyü tutturamıyordum. Dr. Ötker bulamazsanız internetten yağlı, sütlü, kara çikolatalısından bir sosun içine yeterince çikolata koyunca gayet de süper oluyor, şurada bir tane denediğim sos var: 2 su bardağı süt, 2 yemek kaşığı un (tepeleme), 3 yemek kaşığı şeker, 2 yemek kaşığı kakao, 1 kare bitter çikolata (90 gr ama ben kesin daha çok koymuşumdur), karıştır, birkaç dakika kaynat. BBC Food’tan benim denemediğim ama hiç nişasta ya da un olmadığından daha parlak olacağını düşündüğüm bir tarif de bu: 15 gr tereyağ, 60 ml su, 175 gr kara çikolata, bunu kaynatmadan (ikinci bir sıcak su dolu kabın içinde, ben mari usulü) ısıtıp sos edecekmişsiniz, sıcakken dökecekmişsiniz profiterollerin üstüne.

Burada da resimli profiterol tarifi var. Tüm hazırlıkları yaptıktan sonra fotoğraf makinasının evde olmadığı aklıma geldi, eskisini adaptörle çalıştırdım ve çektim resimleri, adaptör kablosuna da tabii ki dolandım ve makina ikinci sefer (Yosemite’deki ilk düşüşünden sonra) yere çakıldı, fakat hala çalışıyor, resimlerin yarısı ikinci düşüşten sonra.

1of philosophy, ne konuştuğuma bakmayın yani, yalan bunların hepsi, kendi sağlığınızı en iyi siz bilirsiniz.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Salata Malata

Quinoa Salatası
Yazıların arası açıldıkça sayısı beşi geçmeyen okuyucularım dördün altına düşecek diye çok korkuyorum, ama gel gör ki bugünlerde doktor olmaya (savunma ve tez diye de bilinir halk arasında) karar verdim, aynı zamanda küçük çapta müdürlük de yapıyorum, hayır demeyi de yeni yeni öğreniyorum, mesela dün bir çalışanıma hayür diyebildim (bence). Tüm streslerimi size böyle bir cümlede özetledikten sonra doktora bitirmeye çalışan bir insan evde ne yer ne içer anlatayım, madem mıtfak dedik. Salata, makarna, pilav, dondurulmuş pizza, peynir, kurutulmuş domates yer, bir tane de soğuk bira içer. Dondurulmuş pizzayı buzluktan böyle çıkarın, fırına şu şekilde atın, makarnayı suda şöyle pişirin diye anlatmam ayıp ve biraz da renksiz olacağından oyalanmanız için pek renkli ve leziz, aynı zamanda besleyici ve sağlıklı quinoalı salatayı anlatmaya karar verdim.
Neden quinoa ve öncesinde nedir quinoa:
Quinoa otsu bir yeni dünya bitkisidir, tohumlarını yiyeceğiz bu salatada. Türkiye'de kazayağı denerek yaprakları yeniyor anladığım kadarıyla. Ama biz tohumlara odaklanalım: hem glutensiz hem de neredeyse tüm temel amino asitleri (insanın kendi üretemediği) içeren, adeta bir lütuf, adeta bir amanallahım ne iyi ettim de yedim denecek tohumlardır bunlar. İnternetsel kaynaklar temel amino asitlerin 8i mi 9u mu yoksa 10unu mu içerdiği konusunda fikir ayrılığına düştüğünden hakemli kaynaklara da baktım sizin için sevgili okuyucular, bakmakla da kalmadım, okudum, okuduğumu da anladım. Ranthora1 ve Ruales2'e göre 10 temel amino asitinden 9u quinoadan cımbız ile çıkarılabilir (merak ediyorsanız eksik olan tryptophan), fakat bunlardan 2si yetersiz miktarda (bunlar da methionine ve cystine), ya da bağırsakların cımbızı yok ki yeterince çıkarsın. Yine de bence çok iyi, 10da sekiz çok iyi bir başarı, quinoa artısını hak etti. Glutensizlik bize ne için lazımdı derseniz de, gluten yiyememe hastalığı (Coeliac disease) olan bir arkadaşınızla iki defa üst üste yemek yiyip de vah yavrum gene birşey yiyemedi, bunu yiyebilecek mi acaba diye kıvrım kıvrım kıvrılmadınız demek ki. Aslında arkadaşın anlattığına göre içinde ne olduğunu bildikten sonra buğdaysız (gluten buğdayın içinde ekmeği bir arada tutan proteindir) yemek seçmek çok zor değilmiş, fakat bunu hiçbirşey yemediği Çin düğününde (soya sosuna doldurucu olarak buğday unu katılabiliyormuş da) anlatınca çok inandırıcı olmadı.

Quinoanın faydalarını irdelemek yerine quinoa salatası3 yemek isterseniz buradan bakın, soğanını unutmayın bak!

Kaynakça:
1 G.S. Ranhotra et al, Composition and protein nutritional quality of quinoa, Cereal Chemistry, 70, p 303-305, 1993
2 J. Ruales and B.M. Nair 1, Nutritional quality of the protein in quinoa (Chenopodium quinoa, Willd) seeds, Plant Foods for Human Nutrition 42, p 1-11, 1992
3 Tarif Tacir Co'nun quinoa kutusunun arkasından

30 Mart 2010 Salı

Kremalı Patates Yemeği


Kremalı Patates Yemeği
Bu yemeği ben Beyoğlu'nda Bekar Sokak'ta bir barın üstündeki Kofi isimli lokantada yemiştim. Üniversite 2'deyken buraya haftasonları gitmeye çalışırdım, ama yeterince gidemedim ki kapandı. Oysa çok güzel bir yerdi, yemekleri gerçek ev yemeğiydi, ama öyle benim senin annenin yaptığı yemek değil, daha başkaydı, ortamı çok güzeldi, minicik bir balkonumsu çıkıntısı vardı, iki kişilik bir masa sığıyordu, o zamanki sevgilimle ben de bir iki defa oturabilmiştim o süper masaya, tam karşısında da perukçu vardı. Neyse daha fazla anlattırmayın, ben o zaman da çok üzülüyordum niye kimse gelmiyor Kofi'ye, fiyatları da gayet öğrenci işi fiyatlardı oysa, böhüüüü.

Kofi için böyle duygu ve anı yüklü bir girizgah yaptıktan sonra, kofi ne demek onu anlatayım size (bana Kofi'nin sahibi Leman ya da kardeşi Sondan söylemişti): Karadeniz'de kullanılan bir sözcük ve lahananın o en içinde kalan, sapına bağlanan, katur kutur tuzla yenen parçası (yalnız tüm nitratlar da orda birikiyormuş, öyle içiniz rahat yemeyin, gizlice az az yiyin) anlamına geliyormuş.

Neyse efendim, ben bu Kofi'de ya bu patatesli kremalı yemeği yerdim ya da yeşilli turunculu, ekşili bir çorba vardı onu içerdim (ama onun yapılışını çözecek kadar çok içmemişim). Yiye yiye içinde neler olduğunu çözdüm ve yaptım. Bu yemeğe uzaktan bakıp da aaa patates ograten bu diyenler bizden değildir, bir kere ograten demek beşamel soslu, üstünde kabuğu olan demek, sakın bak!

Bu patates yemeğini yapmak ve Kofi'yi mutfağınızda yaşatmak isterseniz buraya tıklayın, resimlerle anlattım. Kısa ve öz hali de burada.

28 Şubat 2010 Pazar

Zeytinyağlı Enginar Yemeği

Zeytinyağlı Enginar Yemeği
Has be has İzmirli okuyucular "kalkmış elin Bulgar'ı bize enginar anlatacak peeeh" demeden önce mazeretimi dinleyin: ben bu yemeği kocacığımın annesinden öğrendim, kendisi en has İzmirli'dir, bakalım buna ne diyeceksiniz? Tarifin resimli açıklamalı haline buradan erişin madem, sus pus oturacağınıza.
Artık söz hakkı bende olduğuna göre kişisel enginar tarihimi anlatayım:
Önce biraz coğrafya: Bulgaristan'da iklim karasaldır (yazları kurak ve sıcak kışları soğuk ve kar yağışlı, evet bildiniz, ama bitki örtüsü bozkır değildir mis gibi ormandır, yaaa herşey ortaokul bilgisiyle olmuyor, biraz da gezip görmek lazım, otur sıfır), o yüzden orda zeytin ve enginar yetişmez. Benim için zeytinyağ (зехтин) masallarda geçen bir işkence aracıydı (bkz. Ali Baba ve Kırk Haramiler), enginara ise (ангинар) bilimkurgu romanlarında bile denk gelmemiştim. İstanbul'da zeytinyağ gördüm ve yedim, evet güzel olmuş dedim. Enginar denen yaratığı sadece pazarlarda leğende yüzerken, turpa benzeyen kişiliksiz bir sebze gibi gördüm, ilgilenmedim. Gelin görün ki Akdeniz ikliminin görülüp de Akdeniz'e kıyısı olmayan tek yere geldim ve burada Ebru bana enginar dolması yedirdi (bkz. "Bana su verdü", Quasimodo, Notre Dam'ın Kamburu, The, 1831). İşte ben enginarın gerçek yüzünü o zaman gördüm ve dedim ki evet bu enginar güzel olmuş. Utanmadan açıklıyorum, kendisini o kadar çok sevdim ki, sulu, susuz, pilavlı, kıymalı, pişmiş, yanık, kart, taze, soyarak, soymadan, saymadan da yerim. Ama beyim öyle mi? Öyle değil çok sükür ki, eve giren enginarın çoğu bana kalıyor.
Tarifin kısa ve öz hali burada.

2 Şubat 2010 Salı

Rizotto

Rizotto tarifi
Geldik en son cepten tarifimize, bundan sonrası artık senede bir tarif sıklığında olabilir, bunun ar&ge'si var, deneme süreci, piyasaya sürüşü, geri dönüşü var (var da var kireç de var ehehe). Rizottoyu ilk nereden duydum derseniz, neden rizotto diye merak ederseniz derin okuyucular, bunu ben yüksek yerden duydum, içişleri bakanının da karıştığı şarap skandalı sayesinde ünlendi bu yemek. Gördünüz mü, reklamın iyisi kötüsü olmaz gerçekten! Neymiş bu rizotto diye araştırdım ve gördüm ki tam da bana göre bir pirinç yemeğiymiş, hatta benim çoook eskilerden onunla haşır neşir olmuşluğum varmış, eski bir dost gibi kucakladım görünce. Bilenler bilir, tadanlar unutamaz ve her pilav yaptığımda da gündeme getirirler, siz benden duymuş olun: minicik bir üniversite öğrencisiyken ben arkadaşlarıma bir akşam yemeği yapmaya karar vermiştim yurdun mutfağında: tavuklu pilav. Tavuğu haşladım suyunu da pilav için ayırdım, sonra da pirince bir miktarını katıp karıştıra karıştıra pişirmeye başladım. Arada sırada tadına baktım, kıtır kıtır geliyordu taneler, suyu az demek ki bunun deyip ha babam su ekleyip karıştırdım. Açlıktan gözümüz kararınca oluşan lapayı tabaklara pay edip haşlanmış tavukla beraber yedik. Afiyet olmadı, ne yalan söyleyeyim, üstüne de çok güzel lapa pilav yaparım diye adım çıktı. Neyse efendim, Sana yemek kitabından aslı neymiş öğrendim, pilavın pirinç/su ölçüsü olurmuş ve karıştırılmazmış, gerçi tam öğrendim sayılmaz, beyim pilav olurken hala kaşığı saklar ben karıştırmayayım diye.

Demem o ki, rizotto bütün bu rezil pilav tarihimin üstüne temiz bir sayfa açmamı sağladı. Hem bol bol suyunu katıyorum hem de karıştırıyorum, sebzelerini de ayrı ayrı uğraşarak hazırlıyorum, biri fırında diğeri ocakta, bir insan bir yemekten daha ne ister, ha yemesi de güzel oluyor, eğer ilgileniyorsanız.

Son olarak da, daha görmediyseniz gözünüze sokmak suretiyle göstereyim: beyimin de yardımıyla şu yukarıki köşeye minik bir tencere koydum (favicon deniyormuş internetçe), hani benzetemediyseniz tenceredir o diye de belirteyim. Kaynaklarım: Bloggeruniversity ve Bluejar ve kendi engin programlama bilgilerim (şu satırları şuraya ekleyin diyorlardı, doğru yaptım, yanlışlıkla tüm blogu silmedim, noktalı virgül atlamadım). Arz ederim. Rizottoyu yaparsanız da afiyet olsun!

Tarifin kısa ve öz hali için tıkla.

8 Ocak 2010 Cuma

Cheesecake

Cheesecake tarifi
Hazır yeni yaptım ve tadanlar tarafından şimdiye kadar yaptıklarımın içinde en iyisi denen hali de aklımdayken buraya yazayım dedim. Bu tarifin aslını burada buldum, ilk defa yaparken evde sadece 1 paund (450 gr) labne peyniri (cream cheese) vardı, o yüzden o kadarla yaptım. Bir sefer de tam tarifteki gibi olsun diye 1.5 paundla yaptım; az peynirlisi daha hafif ve yumuşak oluyor, içinde sanki daha çok hava kabarcığı var, çok peynirlisi daha kremalı bir dokuya sahip, daha katı ve bize ağır geldi. Bundan sonra da hep az peynirle yaptım.

Ben yeni bir tarif denemeden önce kendimi haftalarca psikolojik olarak hazırlarım, kütüphanemde ve internette bu tarifi araştırırım. Sözkonusu yemek olurken ne gibi kimyasal tepkimeler olur, nasıl şartlar gerekir, ya da mesela oda sıcaklığında çırpın diyor, neden? Püf noktalarını, hata yapılabilen adımları öğrenirim. En sonunda teoride zehir gibi olduğuma kanaat getirdikten sonra pratiğe geçerim. Maalesef genellikle pratik sallanmakta olur, yani bu öğrenme süreci daha çok kendimi ben bu yemeği yaparım diye cesaretlendirmeme yarar. Tabii ki derin ve engin araştırmalar sonunda hop diye olan yemeklerim de oldu, ama haftalarca hayalini kurduktan sonra yumurta kokulu sönük balonlar, taşkekler olarak dönenler de oldu. Ama bunlar da birer mutfak deneyi, sonuçlar hep süper olsaydı eğlencesi kalmazdı bu işin, yemek için değil heyecanı için yapıyorsanız tabii.

Lafın özü bu cheesecake için de zamanında çok araştırdım ve okudum, fakat bazı şeyleri yapa yapa deneye yanıla ya da tesadüfen buldum. En son cheesecake'te yaptığım değişiklikler bunlardı: normalde çok büyük (extra large) yumurta kullanırken bu sefer daha bir normal boyutlu yumurta kullandım (large) (evet efendim, burda yumurtaları boy boy ve bir de notuyla satıyorlar, AA veya A, o da pişerken şeklini korumasıyla ve dış görünüşüyle ilgili bir nottur, cheesecake'te bizi alakadar etmiyor), fırını kapatınca hemen kenarından bıçak geçirip geri koydum, kapısı aralık ateşi kapalı fırında 50 dakika beklettim ve sonra hemen buzdolabına attım (normalde oda sıcaklığına gelmesini beklemek gerekiyor). Gerisini resimli tarifte anlattığım gibi yaptım. Bu tatlının şöyle güzellikleri var: mutlaka iyi oluyor, bol yağlı ve şekerli olduğundan herkes beğeniyor (ne yaparsın, evrim! atalarımız yiyeceklerini yerden toplarken yağlıyı bulup yiyenler kazandı) ve en süperi de cheesecake olduktan sonra üstünü gönlünüzce süsleyebilirsiniz, adeta bir tuval gibi kullanabilirsiniz!

Kısa ve öz tarif.

22 Aralık 2009 Salı

En has çikolatalı kekler

Ultimate chocolate muffin
Dikkat etmediyseniz dikkatinizi çekeyim de çabalarım boşa gitmesin, alacağım kredileri de peşin peşin alayım: mıtfak deyip de beklentilerinizi boşa çıkartmamak için bir hikaye bir tarif şeklinde yazmaya çalışıyorum buraya, tabii şimdi bu blog yeni, cepte de birkaç tarifim varken kolay, bunu çok uzun süre devam ettiremem, ama varken değerini bilin! Cepten tariflerden ultimate chocolate muffin'i uygun gördüm bu mevsim için, hazır bazı kristiyan ve musevi bayramları yaklaşırken, aslında musevi bayramı dedim ama koşer mi koşmaz mı çok emin değilim o yüzden bir hahama danışmadan yapmayın. Neyse efendim, siz bu tarifle oyalanadurun ben de asıl yazmak istediğim ve günlerdir kafamda kurup heyecanlandığım ikinci yazıyı (birinci uzun zamandır kurduğumu hala yazamadım, ama onun hakkında o kadar da heyecanlı değilim) yazayım. Son bir "sorumluluk bende değil" uyarısı: bu tarifleri benden başka kimseye daha yaptıramadım, kendim de tabii ki blogumdan bakıp yapmıyorum, yamuk yumuk kağıtlardan, fiş arkalarından, gazete yırtıklarından bakıyorum, oralardan bu sanal ortamlara doğru aktarmaya çabalıyorum ama ben de bir insanım ve yazım hatasıdır, dalgınlıktır, yumurta yerine kabaktır, kabak yerine dereotudur diyebilirim, lütfen dikkatlice okuyup uygulayın bu tarifleri, yangın tüpünü yakınınızda bulundurun, bir tarifte iki kaşık süt kulağınıza doğru gelmezse bir kepçe greyfurt suyu deneyin, sağduyunuza güvenin. Unutmayın, kötü yemek yoktur, yemek seçen koca vardır (isteğe göre koca yerine anne, baba, kardeş, sevgili, arkadaş da kullanılabilir).

Tarifin özü.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Karnıbahar yemeği

Karnıbahar yemeği
Vitrin çorbasının yeşil çorba olmasından bizim evde yeşili severiz diye anlamışsınızdır. Efendim bu bizim az yeşil halimiz, genetik, kaçamıyoruz! Çok yeşil halimiz mesela geçen sene ilkbahardaydı, o zaman her hafta koca bir kasa sebze+meyve kapımıza geliyordu. Güneşli Kaliforniyamızda her taraf tarla çiftlik olduğu için yakındaki bir tanesine böyle abone oluyorsunuz her hafta hangi meyveler sebzeler olduysa onlardan birer ikişer kilosunu koyuyorlar kutuya, onu da size yakın bir dağıtma noktasına bırakıyorlar, siz gidip alıyorsunuz. Ne güzel, hem taze, hem organik, hem yerel, hem dünyayı hem de kendimizi kurtaracağız dedik. Herşey gerçekten çok taze ve çok lezzetliydi, meyveleri zaten katur kutur yiyorduk ama sebzeleri pişirmek gerekir, bir sebze iki sebze derken pişiremediklerimiz birikmeye ve çürümeye başladı buzdolabında. Onu geçtim, bilmediğim sebzeler geliyor, iyi ki yanında bu hafta kutuda ne var, nasıl pişirebiliriz diye bir kağıt koyuyorlardı, ben de bilmediğim sebzeleri serip eşleştirmeye çalışıyordum kağıttaki kelimelere ve tabii guguldan da yardım alarak, ismini öğrendikten sonra da nasıl pişirilebilir diye araştırıyordum, yani sebze kapıma gel tencereye gir piş gibi kolay birsey değildi bu sebze abonmanı. Avokado mesela, guacamole denen yeşil banma sosunu yemiştim ve sevmiştim Meksika restoranlarında, avokado çıkınca sevinmiştim, hemen soyup doğramıştım ama ı-ıh sanki bambaşka bir şey: kaskatı, bir de acı! Herhalde çiğ yenmiyor deyip mikrodalgaya atmıştım, bir de kokmuştu. Meğerse bunu satın aldıktan sonra koyuyormuşsun bir köşeye, o kendi kendine olgunlaşıyor yumuşacık çok lezzetli birşey oluyormuş, ama tabii o kadarını da anlatmamışlardı o kağıtta, bunu da ağzınıza koyuyorsunuz ve çiğniyorsunuz seviyesinde bir bilgi herhalde Kaliforniyalılar için. Şimdi doğma büyüme Kaliforniyalı olsalar bile bu sebzelerin bazısını daha az bazısını daha çok sevenler vardır diye o kutuların dağıtım yerinde bir tane de yarı dolu kutu olurdu, beğenmediğin bir sebzeyi oradan başka bir sebzeyle değiştirebiliyordun, yani ufaktan bir sigortamız da vardı. Mesela bir defa fennel denen bitki çıkmıştı, kendisi anason kokulu bir köktür, e ben anason tohumlarını ekmeğin üstünden ayıklarım, hiç tahammülüm yoktur, bıraktım onu oraya, bir de düşünüyordum ki şimdi herkes bırakmıştır, kim ister yemeğinde rakı kokusu, ama hayır efendim, millet fenneli almış havuçları bırakmıştı! Aha şimdi de gugulun çeviricisine baktım da rezeneymiş bu bitkinin adı, ben bunu romanlarda hikayelerde görmüştüm, Türkiye'de de yiyeni var demek ki. Ya şimdi bir de Bulgarcasına baktım, dereotu diyor, benim de gözüm ısırıyordu ama dereotunu da çok seviyorum konduramıyordum aynı soydan olabileceklerini, ama gelin görün ki aynı ailedenmişler, Apiaceae ailesi. Neyse, iyi ki kendimizi bilip bir aylık denemelik abone olmuştuk, dördüncü haftanın kutusunu da bir aşevine bağışlamak zorunda kalmıştık, çünkü artık buzdolabını kitlemeye başlamıştık sebzeler biz uyurken saldırmasınlar diye.

Tabii ki hepsine de yenilmedik, bazı sebzeleri biz yendik ve pişirdik. Mesela karnıbahar, ben daha önce evde karnıbaharın bir tek turşusunun kurulduğunu görmüştüm, karnıbahar çıkınca bir kutudan, artık dedim pes, ben bunu ne yapayım, bir de kocaman birşey kaç kavanoz turşu kuracağım ben buna. Şansımıza bu fırında karnıbahar tarifini buldum ve çok sevdik, artık zorla değil kendimiz alıyoruz karnıbaharı. Bir sefer de koca yapraklı katur kutur bir sürü yeşillik çıkmıştı, biri kale biri de collard greens, ben eşleştirememiştim her birini, ortak bir tarif buldum, yeşil cips yapmıştım onları, ama sevmedik, bir daha da yüzüne bakmadık bu tür yeşilliklerin teee o vitrin çorbamıza kadar, şimdi onları da dayaksız kendimiz alıyoruz. Fingerling potatoes çıkmıştı, isminden de anlaşılacağı üzere parmak gibi minik patateslerdi bunlar, kabukları incecikti, onları çok sevmiştik ama bir daha da başka yerde bulamadık.

Yani biz bu kapımıza yeşillik olayını özünde çok sevdik aslında, hızlandırılmış sebzelere giriş dersi gibi oldu bizim için, birsürü yeni şey öğrendik ama D ile geçtik, bir dahakine hazırlıklı gireceğiz bu işe, mesela üç beş çocukla beraber, ya da birkaç komşu ortak olup. Neyse, aslında ben karnıbahar tarifi verecektim, ama şimdi siz yapmazsınız da, bari hikayesiyle oyalanın, yaparsanız da kara ekmekle ya da makarnayla yiyin, sonra koşamadım yoruldum diye üzülmeyin.

Tarifin özeti.

6 Aralık 2009 Pazar

Peynirli kekler

Peynirli kekler
Dün sabah pişirip bugün de bloguma yazarak kişisel bir rekorumu iddialı başlatıyorum, kekleri de yedik bitirdik. Bu yeni tarifte malzemeleri bakkaldan almasıyla beraber 1 saatte hazırlanabilecek bir kahvaltının yanı sıra çok sevdiğim bir mutfak aletimle de tanışma şerefine erişeceksiniz, ne mutlu size!

Tarifin kısa ve öz hali.

4 Aralık 2009 Cuma

Yeşil çorba

Yeşillikli mercimek çorbası
Madem mıtfak dedik o halde bir tane de tarif koyayım. Önceden görmüş olup da şimdi amanın yeni birşey var diye koşarak gelenlerin yaşadığı hayal kırıklığı için peşinen özür dilerim, ama biz bu çorbayı nerdeyse her hafta yiyip hiç bıkmıyoruz, çok seviyoruz, ayrıca çok sağlıklı ve çabuk yapılıyor, o yüzden onu vitrin çorbası yapmaya karar verdim. Yapmayacaksanız vitrinin önünü kapatmayın, şaka şaka, yapmadan okumak, resimlere bakmak, yorum yapmak, başka çorba yarıştırmak serbest. Bir de unutmadan, tavuk bulyonu yerine sebze bulyonu kullanırsanız yüzde yüz vegan olur bu çorba (tabii yaparken deri kemer takmayacaksınız). Tarifin şekilli açıklamasına soldaki resme tıklayarak da ulaşabilirsiniz.

Bu da kısacık hali.