30 Mart 2010 Salı

Kremalı Patates Yemeği


Kremalı Patates Yemeği
Bu yemeği ben Beyoğlu'nda Bekar Sokak'ta bir barın üstündeki Kofi isimli lokantada yemiştim. Üniversite 2'deyken buraya haftasonları gitmeye çalışırdım, ama yeterince gidemedim ki kapandı. Oysa çok güzel bir yerdi, yemekleri gerçek ev yemeğiydi, ama öyle benim senin annenin yaptığı yemek değil, daha başkaydı, ortamı çok güzeldi, minicik bir balkonumsu çıkıntısı vardı, iki kişilik bir masa sığıyordu, o zamanki sevgilimle ben de bir iki defa oturabilmiştim o süper masaya, tam karşısında da perukçu vardı. Neyse daha fazla anlattırmayın, ben o zaman da çok üzülüyordum niye kimse gelmiyor Kofi'ye, fiyatları da gayet öğrenci işi fiyatlardı oysa, böhüüüü.

Kofi için böyle duygu ve anı yüklü bir girizgah yaptıktan sonra, kofi ne demek onu anlatayım size (bana Kofi'nin sahibi Leman ya da kardeşi Sondan söylemişti): Karadeniz'de kullanılan bir sözcük ve lahananın o en içinde kalan, sapına bağlanan, katur kutur tuzla yenen parçası (yalnız tüm nitratlar da orda birikiyormuş, öyle içiniz rahat yemeyin, gizlice az az yiyin) anlamına geliyormuş.

Neyse efendim, ben bu Kofi'de ya bu patatesli kremalı yemeği yerdim ya da yeşilli turunculu, ekşili bir çorba vardı onu içerdim (ama onun yapılışını çözecek kadar çok içmemişim). Yiye yiye içinde neler olduğunu çözdüm ve yaptım. Bu yemeğe uzaktan bakıp da aaa patates ograten bu diyenler bizden değildir, bir kere ograten demek beşamel soslu, üstünde kabuğu olan demek, sakın bak!

Bu patates yemeğini yapmak ve Kofi'yi mutfağınızda yaşatmak isterseniz buraya tıklayın, resimlerle anlattım. Kısa ve öz hali de burada.

21 Mart 2010 Pazar

2 Dish

Baktım tasarlaya tasarlaya yazı yazılmıyor, yazarak yazılıyor, o halde aklıma geldiğinde hemen yazayım dedim bu sefer. Bilenler bilir, koşmanın benim hayatımdaki yeri pek özeldir, benim için hayırlara vesile oldu koşmak :-) Koşmayı keşfetmeden önce sıfır spor yapardım, ha ama bir yerden bir yere gitmek amacıyla yürümek, yarışmalı oyunlar için koşmak, onları yapardım, ama öyle deli danalar gibi koşmak, hem de saatler sonra aynı noktaya varmak, bunlar bana çok uzak şeylerdi. Koşmaya ilk başladığımda, evet koşmak güzel, ama biri beni çağırıp da koşturmazsa asla kendi başıma çıkıp da koşmam diye düşünüyordum. Koşa koşa bu leveli de atladım ve kendi başıma koşmaya, hatta yazın sıcaklardan kaçmak için sabahın zottinde kalkıp kendimi tepelere vurmaya başladım. Ben çok gururluyum artık tek başıma koşayım diye kalkabildiğime!

Bugün iki seneden beri ilk defa bizim tepeli ve çanak antenli ("Dish" diye bilinen ve sırtmaç vakasının geçtiği) parkuru iki defa koştum, toplamda 6.8 mil (11 km) ve 64 dakika sürdü. Merak ediyorsanız parkurun profili burada (her turda 610 feet, yani 185 metre tırmanılıyor, evet ölçüp sayı söylemeyi çok seviyorum). Sabahtan beri koşabilecek miyim diye stres yaptım, yanıma elli kalorilik bir reçel aldım (koşarken en büyük korkum açlıktan devrilmektir), ilk turda gücümü sakladım, arada iki yudum su içtim ve başardım! İlk turu koşarken bir ara 50-60 yaşlarında bir amcaya yetiştim, yetiştim dediysem hızlarımız neredeyse aynı olduğundan geçene kadar şöyle bir yirmi dakika ensesinde soludum hoh hoh diye. İlk koşmaya başladığımda (kendi hızında koşmanın ne demek olduğunu kavrayamamıştım ve her an ölümüne koşuyordum) yanımdan koşanlar iyi misin sen, diye arada sorarlardı, niye merak ediyorlar diye anlamazdım, taa ki hızlı nefes alıp veren biriyle koşana kadar, gerçekten de stres veriyormuş, aha gidiyor, aman ölecek diye diye koşuyorsun yanından. Neyse efendim, lafın özü amca da 20 dakika stres altında koşmak zorunda kaldı, pardon diyorum kendisine. Birinci turun sonunda giriş kapısına kadar koşup döndüm, reçelimi çıkarıp yemeye başladım, tam o anda da iki çocuklu bir aile koşarak girdi. Çocuklar iki kişilik bir çocuk arabasındaydılar, bir ara anne baba durup çocuklara ziplok içinde balık krakerimsi atıştırmalık birşeyler verdiler, o ara da ben reçelimi bitirip koşarak geçtim onları. Sonra bir yokuşta anne beni geçti, baktım benle aynı ayakkabıları giyiyor, bir de benden daha minik bir insan, vay be dedim! Daha önce geçtiğim amca da meğer iki tur koşuyormuş, onu tekrar geçtim ve devam ettim. İlk çanak antende arkamdan hırs hırs diye birinin yetiştiğini duydum, amanin ne göreyim: iki çocuğu ittiren baba da beni geçti! Birkaç yokuş sonra arabayı anne devraldı ve baba yokuşları ikinci kez koşmak için döndü. Dish'in en dik yokuşuna geldiğimizde (ilk koşmaya başladığım sene ben bu yokuşu anca yürüyerek çıkabiliryordum) artık burayı da arabayla koşarsa bu hatun ben en iyisi bu işleri bırakayım diye korkuyla izledim, neyse ki orayı yürüdü de ben onu koşarak geçebildim (intikam kam kam :-P)

Sonuç olarak anne baba o iki çocuklu arabayı ittirerek ve baba iki yokuşu çift çıkarak Dish'i benimle aynı sürede bitirdiler! Böyle ebeveynleri gördükçe hep biz de böyle yapacağız diyoruz kocacığımla, hatta bir arkadaşımızla anlaştık kızını ve arabasını bize bir saatliğine verecek ve ittirerek Dish'i koşabilecek miyiz koşamayacak mıyız diye ölçeceğiz (bir mi sıfır mı).

Siz de koşun, çok güzel bak!

11 Mart 2010 Perşembe

Sinekkuşu

Sevgili okuyucu artık sen de bu sinekkuşu sevdamın farkındasındır, peki ya bu kadar sevdiğim kuşun ismini yanlış bildiğimin de farkında mıydın? Farkında olsan söylerdin diyerek şimdilik puanını kırmıyorum ama lütfen bir daha olmasın! Dedim ki madem yazıya geçireceğim ve kalacak, bir sorayım gugula (milyonlarca sinek yanılıyor olamaz)  arıkuşu ayrı mı yazılır birleşik mi, amanin bir de ne göreyim bambaşka bir kuş, tanımam etmem. Aslında o da güzel bir kuşmuş, arıları da hüp diye hüpletiyormuş, ama bizim konumuz başka.

Sinekkuşunun inglizce adı hummingbird, bulgarcası da колибри. Daha kendisini hiç görmeden hakkında okuyup inanılmaz bir yaratık olduğuna kanaat getirmiştim, üç ülke değiştirdikten sonra da yakından görme ve kanatlarının pırpırını duyma zevkine eriştim, böyle de şanslı bir insanım. Bizim buralarda her yerde olmalarına rağmen hala çipirt çipirt diye öttüklerini duyunca hemen nerde diye bakınırım, heyecanlanırım. Nerde diye merak ediyorsanız, sesin geldiği yöndeki çıplak yüksek dallara bakın, orada görürsünüz sinekkuşunu. Ama en sık da bizim çiçeklerden yemlenirken görüyoruz, bazen de örümcek ağlarını gagasının etrafında sararken. Bu örümcek ağlarını sarıp almak için de baya akrobatik hareketler yapıyor kuş, oralarda takılan bir iki böceği yemeye çalışıyor sanıyordum ben, ne yalan söyleyeyim eksileri yazıyordum hanesine çünkü düpedüz hırsızlıktı yaptığı, orda örümcek uğraşmış ağını örmüş böcekleri yakalamış, sen git ağıyla beraber topla avını indir mideye, ayıp!

Bir gün bizim mutfağın önündeki ağaçta minicik bir yuva, içinde de bir sinekkuşu farkettik! Meğerse o örümcek ağlarını toplayıp yuva yapıyormuş, yavrular büyüdükçe de yuva genişliyormuş o sayede! Bu durumda hemen eksileri artıya çevirdim, eski kullanılmayan örümcek ağlarını izin alarak topluyordur diye varsayıyorum, bir de iyi bir mühendislik çıkarmış sonuçta.

O heyecanla hemen oturup çizdim sinekkuşunu, benzemiyorsa heyecanıma verin, ama köşedeki örümcek benzedi burda görseniz tanırsınız, o derece.

Maalesef ben bu yazıyı yazana kadar bizim sinekkuşu taşındı, iyi de etti, çok alçaktaydı o dal. Sizin de sinekkuşunuz taşındıysa ya da oralara hiç uğramıyorsa bizim okuldan bir hocanın çektiği bu fotoğraflara bakıp iç geçirebilirsiniz, ben özellikle kuşun gözündeki yansımaların göründüğü ikinci fotoğrafa iç geçiriyorum. Ayrıca aynı insan, Tom Grey yani, bir sürü başka kuş fotoğrafı da çekmiş, ilginizi çekerse sitesinde kuşlar alfabetik olarak sıralı, mesela 14 tür sinekkuşu var (bir tanesi h'bird diye kısaltılmış, onu da bulun). Güzel de çekmiş, artısını yazdım +.

1 Mart 2010 Pazartesi

Честита Баба Марта!

Ya da Türkçe'si:

"İlkbahar'ınız
kutlu
mutlu
sağlıklı olsun!"