bence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2011 Cuma

Banka çek eğitimi

Biz eskiden beridir bizim okulun bankasını kullanıyoruz, taşınınca da bırakmadık, ayda bir iki defa gidip çeklerimizi yatırıyoruz, banka işlemlerimizi yapıyoruz (burada öyle Türkiye'deki gibi internetten gönder parayı olmuyor). Geçen haftasonu da gittiğimizde kapıyı kartla açtık, içeride çek doldururken hatunun biri kapıyı zorladı, giremedi, hatunun yanındaki adam da hani kart nerde diyor, arabadaymış, neyse aldılar kartı geldiler. Biz de kendi işimize bakıyoruz, ama bir yandan farkettik ki meğer hatun 12-13 yaşlarında birşey, babasıyla banka eğitimine gelmiş, kapıyı zorladığında açmadığımız çok iyi olmuş, eğitim yarım kalacakmış. "Evet arkasını da imzala o çekin zarfa koymadan", "you should endorse it", bunlar babanın söyledikleri, hatun da imzalıyor, denileni yapıyor. Endorse kelimesini anlamam da baya zamanımı aldı bu ülkeye geleli beri, hem imzalamak anlamında kullanılıyor, hem de birşeyin arkasında duruyorum, destekliyorum demek. Neyse sonra biz çeklerimizi doldurduk, imzamızla destekledik, makina tamam zarfı sokabilirsiniz artık dedi, fakat benim ilk defa başıma geldi o zarf oraya girmedi, dat dat ötüyor makina, Özgür uğraşıyor, açıyı değiştiriyor falan, neyse baya bir zaman sonra girdi, yandan da baba Özgür'e "These things are always so tricky" dedi. Bana sanki orada laf kıza gidiyor gibi geldi, bak yavrum bunun babası öğretmemiş bankamatiğe zarf sokmayı, nasıl da yapamıyor, şimdi iyi bak doğrusunu öğren diye ehehhehe. Tabii orada baba bak yavrum small talk nasıl yapılıyor demek istemiş de olabilir, fakat herneyse, açıkçası çok imrendim böyle getirmiş kızı çekin arkasını imzala diye öğretiyor, benim de annem babam çok öğretti böyle şeyler de artık yaşım geçti... çok zevkliymiş kızını bankaya götürüp çekin arkasını imzalatmayı öğretmek, ben de yapıcam! Aşağıda da baba çekin arkasının imzalanması gerektiğini söylüyor, kız da imzalıyor, ben de resimle destekledim.



Ortadan

En baştan başlasam olmayacak, kısa kısa söyleyeyim: cesaretlenip kendime marker aldım, çok sevdim, artık markerlerle boyuyorum çizdiklerimi. Bir gün zamanım olursa da copic markerlerime bir güzelleme yazarım burada. Aşağıda markerlerle boyadığım ikinci resim var: sitemizin mutsuz ve stresli köpeği (sahibi 7-8 yaşlarında sinirli bir hatun, küçük çocuğa neden köpek alınmaz anladım (üstteki kiraz da müsvette kağıdı diye başladığımdan kaldı, 4 rengim vardı o zaman))

30 Mart 2010 Salı

Kremalı Patates Yemeği


Kremalı Patates Yemeği
Bu yemeği ben Beyoğlu'nda Bekar Sokak'ta bir barın üstündeki Kofi isimli lokantada yemiştim. Üniversite 2'deyken buraya haftasonları gitmeye çalışırdım, ama yeterince gidemedim ki kapandı. Oysa çok güzel bir yerdi, yemekleri gerçek ev yemeğiydi, ama öyle benim senin annenin yaptığı yemek değil, daha başkaydı, ortamı çok güzeldi, minicik bir balkonumsu çıkıntısı vardı, iki kişilik bir masa sığıyordu, o zamanki sevgilimle ben de bir iki defa oturabilmiştim o süper masaya, tam karşısında da perukçu vardı. Neyse daha fazla anlattırmayın, ben o zaman da çok üzülüyordum niye kimse gelmiyor Kofi'ye, fiyatları da gayet öğrenci işi fiyatlardı oysa, böhüüüü.

Kofi için böyle duygu ve anı yüklü bir girizgah yaptıktan sonra, kofi ne demek onu anlatayım size (bana Kofi'nin sahibi Leman ya da kardeşi Sondan söylemişti): Karadeniz'de kullanılan bir sözcük ve lahananın o en içinde kalan, sapına bağlanan, katur kutur tuzla yenen parçası (yalnız tüm nitratlar da orda birikiyormuş, öyle içiniz rahat yemeyin, gizlice az az yiyin) anlamına geliyormuş.

Neyse efendim, ben bu Kofi'de ya bu patatesli kremalı yemeği yerdim ya da yeşilli turunculu, ekşili bir çorba vardı onu içerdim (ama onun yapılışını çözecek kadar çok içmemişim). Yiye yiye içinde neler olduğunu çözdüm ve yaptım. Bu yemeğe uzaktan bakıp da aaa patates ograten bu diyenler bizden değildir, bir kere ograten demek beşamel soslu, üstünde kabuğu olan demek, sakın bak!

Bu patates yemeğini yapmak ve Kofi'yi mutfağınızda yaşatmak isterseniz buraya tıklayın, resimlerle anlattım. Kısa ve öz hali de burada.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Komşular


Resmin üstünde fareyi gezdirirseniz balıklar ve ayaklar size işin aslını anlatacaklar.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Yapboz


Bilmem hiç yapboz yaptınız mı küçükken ya da büyükken, ama ben yapboz has-ta-sı-yım. Yapbozun Bulgarca'sı "мозайка" dır, yani mozaik. Türkçe'de her ne kadar çok güzel bir kelime olarak varsa da yapboz, daha çok yapduvaraas olarak kullanıldığını gördüm. Ama yapbozun asıl olayı onu yüzlerce defa yaparken o resmin birleştirmeye çalıştığınız her parçasıyla ilgili hayaller kurup hikayeler yazmaktır kafanızda. Annemler bana küçükken bir Unicef yapbozu almışlardı, bilmiyorum senelerce yapıp bozdum ve her bir milimetre karesine alıştım diye mi, ama bence en has ve en mükemmel yapboz budur, yapbozculuk işine girecekseniz örnek alın: Bir kere üstündeki resim capcanlı renkler ve birsürü detaylarla dolu (kendisi hala yanımda, geçen gün tekrar bir yapıp bozdum ve yine hayran kaldım kendisine), parça büyüklüğü tam da o detayları gösterecek şekilde tasarlanmış, yani bir tane kalıp var tüm yapbozlarımızı onla kesiyoruz durumu yok, o yapbozun parçaları bu resim için tasarlanmış, mesela kızın eteğinin şekline göre kıvrılıyor bir tanesi, bir başkası da tam balonların etrafından gidiyor, gibi. Güzel bir yapbozun olmazsa olmazlarından biri de her bir parçanın şekil olarak sadece ve sadece kendi yerine uyması; şimdi zaten detayların boyutları düşünülerek kesilmiş parçalar, o yüzden uyar mı uymaz mı diye yerine bastırmadan da anlaşılıyor, fakat yine de diyelim ki dikkat etmediniz, koymaya çalıştınız yanlış parçayı, o parça oraya ya girememeli ya da boşluklar bırakmalı ki haaa bu değilmiş diyesiniz. Baya kocaman yaşlarımdan 1000 parçalık yeşil bir yapbozum var mesela, bir kere parça boyutu ve resim ikilisi yanlış seçilmişti, detaylar yetmediğinden 100-200 parça aynı renkti, e şekilleri de aynı olunca ben bunları neye göre dizeyim, bir defa yapıp bozdum, kutusuna atıp bir daha da açmadım. Efendim sonra, mükemmel bir yapbozun resminin etrafında başka renkte çerçevesi olur, oraya da yararlı bilgiler yazılır, mesela bu resmi kim yaptı, eserin ismi nedir, boyutları ne, kaç parçadır. Bu kenarlar böylece hem bakın ben kenarım diye size seslenecek diğer parçaların arasında, hem dizmesi daha kolay olur hem de dizerken üstündekileri okur hatırlarsınız, gerektikçe atıflarınızı tam yaparsınız. Resmin altındaki mukavva yeterince kalın ve kat kat olmalı, resmin olduğu taraf ise hafif pürüzlü ve çok parlamayan bir kağıttan olmalı, her bir parçanın resimli tarafı hafifçe yuvarlatılmış, mukavva tarafı ize dümdüz olmalı, parçalar en baştan beri güzelce birbirinden ayrılmış olmalı.


Bu muhteşem yapbozumun güzel isimlerini saydıktan sonra bir de onunla beraber geçirdiğim mutlu günlerimi anlatayım size. Sanırım ilk dört yaşındayken yapıp bozmaya başladım, en önce tüm parçaları masaya yayar resimli yüzlerini çevirirdim, yapbozcunun bismillahıdır bu, tüm parçalar gözünüzün önünde olmalı. Hep alt sağ köşesindeki o rengarenk arabadan başlardım, onun da çekirdekçi arabası olduğuna karar vermiştim, ama şimdi bakıyorum da laterna imiş bu, yani kolu çevirilerek çalışan, içinde oynayan kuklaların da olabildiği karmaşık müzik kutusu. Ağzından ateş çıktığını şimdi idrak ettiğim adamın da kambur olduğuna ve yerleri süpürdüğüne karar vermiştim, palyaçolar çok fakirdi, dondurmacının yanındaki koca ile kabartılmış kara saçlı karısı kavga ediyorlardı, elinde kafes gibi birşeyler taşıyan beyazlı boynu bükük adam çok üzüntülüydü, sarı elbiseli hatun partiden geliyordu, salıncakların yanındaki çocuklar serseriydi, sol alt köşedeki siyahlı anne-oğul çok fakirdi, baloncunun hemen yanındaki çift kötüydü, bir alttakiler iyiydi, sağ alt köşedeki adam çok yaşlıydı, mavi elbiseli turuncu saçlı kadın zenciydi, çekirdekçinin tam önünde duran siyahlı adam ailesine çekirdek alamıyor, ama bari renk cümbüşüne bakın diyordu, direğe çıkan kıza bakan yeşilli çocuk salaktı, ha bir de o yerleri süpüren kambur adamın etrafında danseden çocuklar da o adamla dalga geçiyorlardı, ayıp! Ya, şimdi düşünüyorum da, o kadar neşeli bir panayır resminden ben ne acılar çıkarmışım, hadi her resimde (insan olsun olmasın) herşeyi bu iyi bu kötü karakterli diye ayırırım da, bu resimde acı çekmeyen çok az insan belirlemişim, acı çekmeyenler de zaten kötüymüş. Acaba insanların yüzleri fırça darbelerinden yamuk yumuk gözüküyordu diye mi bu karara varmıştım, bilmiyorum... Neyse efendim, insanlardan sonra evleri yapardım, evler de iyi ve kötü olarak ayrılırdı, soldaki yeşilli evler kötüydü, sağdaki çiçekliler de iyiydi, ağacın koyu kısımları iyi, daha seyrek yapraklı kısımları da biraz daha kötüydü, ama genel olarak ağaç yapması zor olan, oof of yine ağacı yapıcaz dedirten kısımdı. Ama geçen gün dizerken baktım ki ben ağacı baya baya büyütüyormuşum gözümde, topu topu 10-15 parça zaten, hepsini denesen ne kadar zor olabilirdi, ha bir de tabii ki gökyüzü çok zordu ve iyi kötü diye ayırmadığım tek şeydi galiba gökyüzü.



Yapbozun kendisi kadar kutusuyla da ilgili değişik teorilerim vardı, gerçi ona çok sık bakmazdım çünkü bence delikanlı yapbozcu bakmadan yapardı (yani öyle şu parçanın resimdeki yerini bulayım da sonra yerine koyayım milimetrik olarak, böyle şeyler benim kitabımda yoktu küçükken, gel gör ki büyüyünce yapbozlar da zorlaştı ve bazılarını ilk defa yaparken aynen bu ayıp yöntemi uyguladım, ama yine de sonraki yapışlarımda hep daha az bakmaya çalıştım). O kapaktaki kız mesela Bulgar mıydı yabancı mıydı (Bulgar olabilirdi çünkü saçında kocaman kurdeleler vardı, ama olmayabilirdi de çünkü o çizgili kıyafetten kimsede görmemiştim, o zamanlar komünizm olduğundan devlet ne yaparsa onu giyerdik hepimiz ve devlet aha bu şeyden yapmamıştı, bunun farkındaydım bir şekilde), acaba o arkadaki kızlardan birinin büyümüş hali miydi, yani değilse niye koysunlar! Şimdi görüyorum ki öndeki kız bakın yapboz yapmak ne kadar zevkli, alın bu Unicef yapbozunu diyen reklam kızı, arkadaki kızlar ise Unicef'in yardım ettiği, yapbozu aldığımız için teşekkür eden kimsesiz ya da aç çocuklar, aslında baya da duygu yüklü bir kutuymuş. O komünizm zamanlarında annemler bu süper yapbozu nerden buldular diye hayret ediyorum şimdi, bir aslını araştırayım, acaba birisi yurtdışından mı getirdi yoksa zor durumdaki komünist ya da değil çocuklara yardım etmek caiz miydi?
Yapbozla en son halimiz de şu: hala her parçayı tanıyorum, elime alınca aha bu buradan diyebiliyorum, parçadaki insanın iyi\kötü\zengin\fakir\üzgün özelliklerini de tabii ki hemen söyleyebiliyorum, bakmadan toplam 20-25 dakikada yapabiliyorum, tüm parçalar var, sadece iki parçanın birer ucu kopuk ama bir tanesi tee ben altı yaşındayken de kopuktu, mutluyuz :-) Merak edenler de resmin benim aklımdaki izlenimini burada görebilirler

14 Aralık 2009 Pazartesi

Karnıbahar yemeği

Karnıbahar yemeği
Vitrin çorbasının yeşil çorba olmasından bizim evde yeşili severiz diye anlamışsınızdır. Efendim bu bizim az yeşil halimiz, genetik, kaçamıyoruz! Çok yeşil halimiz mesela geçen sene ilkbahardaydı, o zaman her hafta koca bir kasa sebze+meyve kapımıza geliyordu. Güneşli Kaliforniyamızda her taraf tarla çiftlik olduğu için yakındaki bir tanesine böyle abone oluyorsunuz her hafta hangi meyveler sebzeler olduysa onlardan birer ikişer kilosunu koyuyorlar kutuya, onu da size yakın bir dağıtma noktasına bırakıyorlar, siz gidip alıyorsunuz. Ne güzel, hem taze, hem organik, hem yerel, hem dünyayı hem de kendimizi kurtaracağız dedik. Herşey gerçekten çok taze ve çok lezzetliydi, meyveleri zaten katur kutur yiyorduk ama sebzeleri pişirmek gerekir, bir sebze iki sebze derken pişiremediklerimiz birikmeye ve çürümeye başladı buzdolabında. Onu geçtim, bilmediğim sebzeler geliyor, iyi ki yanında bu hafta kutuda ne var, nasıl pişirebiliriz diye bir kağıt koyuyorlardı, ben de bilmediğim sebzeleri serip eşleştirmeye çalışıyordum kağıttaki kelimelere ve tabii guguldan da yardım alarak, ismini öğrendikten sonra da nasıl pişirilebilir diye araştırıyordum, yani sebze kapıma gel tencereye gir piş gibi kolay birsey değildi bu sebze abonmanı. Avokado mesela, guacamole denen yeşil banma sosunu yemiştim ve sevmiştim Meksika restoranlarında, avokado çıkınca sevinmiştim, hemen soyup doğramıştım ama ı-ıh sanki bambaşka bir şey: kaskatı, bir de acı! Herhalde çiğ yenmiyor deyip mikrodalgaya atmıştım, bir de kokmuştu. Meğerse bunu satın aldıktan sonra koyuyormuşsun bir köşeye, o kendi kendine olgunlaşıyor yumuşacık çok lezzetli birşey oluyormuş, ama tabii o kadarını da anlatmamışlardı o kağıtta, bunu da ağzınıza koyuyorsunuz ve çiğniyorsunuz seviyesinde bir bilgi herhalde Kaliforniyalılar için. Şimdi doğma büyüme Kaliforniyalı olsalar bile bu sebzelerin bazısını daha az bazısını daha çok sevenler vardır diye o kutuların dağıtım yerinde bir tane de yarı dolu kutu olurdu, beğenmediğin bir sebzeyi oradan başka bir sebzeyle değiştirebiliyordun, yani ufaktan bir sigortamız da vardı. Mesela bir defa fennel denen bitki çıkmıştı, kendisi anason kokulu bir köktür, e ben anason tohumlarını ekmeğin üstünden ayıklarım, hiç tahammülüm yoktur, bıraktım onu oraya, bir de düşünüyordum ki şimdi herkes bırakmıştır, kim ister yemeğinde rakı kokusu, ama hayır efendim, millet fenneli almış havuçları bırakmıştı! Aha şimdi de gugulun çeviricisine baktım da rezeneymiş bu bitkinin adı, ben bunu romanlarda hikayelerde görmüştüm, Türkiye'de de yiyeni var demek ki. Ya şimdi bir de Bulgarcasına baktım, dereotu diyor, benim de gözüm ısırıyordu ama dereotunu da çok seviyorum konduramıyordum aynı soydan olabileceklerini, ama gelin görün ki aynı ailedenmişler, Apiaceae ailesi. Neyse, iyi ki kendimizi bilip bir aylık denemelik abone olmuştuk, dördüncü haftanın kutusunu da bir aşevine bağışlamak zorunda kalmıştık, çünkü artık buzdolabını kitlemeye başlamıştık sebzeler biz uyurken saldırmasınlar diye.

Tabii ki hepsine de yenilmedik, bazı sebzeleri biz yendik ve pişirdik. Mesela karnıbahar, ben daha önce evde karnıbaharın bir tek turşusunun kurulduğunu görmüştüm, karnıbahar çıkınca bir kutudan, artık dedim pes, ben bunu ne yapayım, bir de kocaman birşey kaç kavanoz turşu kuracağım ben buna. Şansımıza bu fırında karnıbahar tarifini buldum ve çok sevdik, artık zorla değil kendimiz alıyoruz karnıbaharı. Bir sefer de koca yapraklı katur kutur bir sürü yeşillik çıkmıştı, biri kale biri de collard greens, ben eşleştirememiştim her birini, ortak bir tarif buldum, yeşil cips yapmıştım onları, ama sevmedik, bir daha da yüzüne bakmadık bu tür yeşilliklerin teee o vitrin çorbamıza kadar, şimdi onları da dayaksız kendimiz alıyoruz. Fingerling potatoes çıkmıştı, isminden de anlaşılacağı üzere parmak gibi minik patateslerdi bunlar, kabukları incecikti, onları çok sevmiştik ama bir daha da başka yerde bulamadık.

Yani biz bu kapımıza yeşillik olayını özünde çok sevdik aslında, hızlandırılmış sebzelere giriş dersi gibi oldu bizim için, birsürü yeni şey öğrendik ama D ile geçtik, bir dahakine hazırlıklı gireceğiz bu işe, mesela üç beş çocukla beraber, ya da birkaç komşu ortak olup. Neyse, aslında ben karnıbahar tarifi verecektim, ama şimdi siz yapmazsınız da, bari hikayesiyle oyalanın, yaparsanız da kara ekmekle ya da makarnayla yiyin, sonra koşamadım yoruldum diye üzülmeyin.

Tarifin özeti.

6 Aralık 2009 Pazar

Die hard or live free or rent a dvd


Ben eskiden Brus Wils'e sinir olurdum, havalara bak, dünyayı kurtarıyor sanki derdim. Bir de her filmde atletle mi dolaşılırmış. Fakat en son izlediğim yüzde yüz aksiyon filmlerinde kendisini takdir ettim, çünkü evet, dünyayı kurtarıyor adam ve bu rolünün de hakkını veriyor. Dün değil evvelsi akşam 3 dolarlık bir risk alıp internetten "Die hard or live free" (Zor ölüm ya da özgür yaşam mı desek) filmini kiraladık. İnternetten kiralayınca aynen hulu gibi ya da yutyup gibi izleniyor, bizim laptoptaki görüntüde divididen bir fark göremedim ama ses kalitesi mükemmeldi! O derece manyaktı ki ses, bizim hoparlörler baktığımız ekrana doksan derece açılı bir doğru üstünde yerleştirilmiş olmalarına rağmen ilk baştaki vurdulu kırdılı bir sahnede amanin mutfakta birşeyler düştü diye az daha filmi bırakıp tabakları kurtarmaya gidecektim, öyle gerçekti sesler! Film baştan sona hareket ve heyecan ve aha şimdi ölecek Brus Wils anlarıyla doluydu fakat "özgür yaşam" kısmı gözümden kaçtı. Neyse efendim, yani bu internetten film kiralama olayına ısındık, bir önceki "Gran Torino" fiyaskosunu da unuttuk (bir filmde tüm oyuncular mı ilkokul müsameresindeymiş gibi oynar!) ve Brus Wils'e de bir artı verdik, o üç dolardan 3-5 sent onun da cebine girmiştir umarım.