29 Mayıs 2010 Cumartesi

Salata Malata

Quinoa Salatası
Yazıların arası açıldıkça sayısı beşi geçmeyen okuyucularım dördün altına düşecek diye çok korkuyorum, ama gel gör ki bugünlerde doktor olmaya (savunma ve tez diye de bilinir halk arasında) karar verdim, aynı zamanda küçük çapta müdürlük de yapıyorum, hayır demeyi de yeni yeni öğreniyorum, mesela dün bir çalışanıma hayür diyebildim (bence). Tüm streslerimi size böyle bir cümlede özetledikten sonra doktora bitirmeye çalışan bir insan evde ne yer ne içer anlatayım, madem mıtfak dedik. Salata, makarna, pilav, dondurulmuş pizza, peynir, kurutulmuş domates yer, bir tane de soğuk bira içer. Dondurulmuş pizzayı buzluktan böyle çıkarın, fırına şu şekilde atın, makarnayı suda şöyle pişirin diye anlatmam ayıp ve biraz da renksiz olacağından oyalanmanız için pek renkli ve leziz, aynı zamanda besleyici ve sağlıklı quinoalı salatayı anlatmaya karar verdim.
Neden quinoa ve öncesinde nedir quinoa:
Quinoa otsu bir yeni dünya bitkisidir, tohumlarını yiyeceğiz bu salatada. Türkiye'de kazayağı denerek yaprakları yeniyor anladığım kadarıyla. Ama biz tohumlara odaklanalım: hem glutensiz hem de neredeyse tüm temel amino asitleri (insanın kendi üretemediği) içeren, adeta bir lütuf, adeta bir amanallahım ne iyi ettim de yedim denecek tohumlardır bunlar. İnternetsel kaynaklar temel amino asitlerin 8i mi 9u mu yoksa 10unu mu içerdiği konusunda fikir ayrılığına düştüğünden hakemli kaynaklara da baktım sizin için sevgili okuyucular, bakmakla da kalmadım, okudum, okuduğumu da anladım. Ranthora1 ve Ruales2'e göre 10 temel amino asitinden 9u quinoadan cımbız ile çıkarılabilir (merak ediyorsanız eksik olan tryptophan), fakat bunlardan 2si yetersiz miktarda (bunlar da methionine ve cystine), ya da bağırsakların cımbızı yok ki yeterince çıkarsın. Yine de bence çok iyi, 10da sekiz çok iyi bir başarı, quinoa artısını hak etti. Glutensizlik bize ne için lazımdı derseniz de, gluten yiyememe hastalığı (Coeliac disease) olan bir arkadaşınızla iki defa üst üste yemek yiyip de vah yavrum gene birşey yiyemedi, bunu yiyebilecek mi acaba diye kıvrım kıvrım kıvrılmadınız demek ki. Aslında arkadaşın anlattığına göre içinde ne olduğunu bildikten sonra buğdaysız (gluten buğdayın içinde ekmeği bir arada tutan proteindir) yemek seçmek çok zor değilmiş, fakat bunu hiçbirşey yemediği Çin düğününde (soya sosuna doldurucu olarak buğday unu katılabiliyormuş da) anlatınca çok inandırıcı olmadı.

Quinoanın faydalarını irdelemek yerine quinoa salatası3 yemek isterseniz buradan bakın, soğanını unutmayın bak!

Kaynakça:
1 G.S. Ranhotra et al, Composition and protein nutritional quality of quinoa, Cereal Chemistry, 70, p 303-305, 1993
2 J. Ruales and B.M. Nair 1, Nutritional quality of the protein in quinoa (Chenopodium quinoa, Willd) seeds, Plant Foods for Human Nutrition 42, p 1-11, 1992
3 Tarif Tacir Co'nun quinoa kutusunun arkasından

30 Nisan 2010 Cuma

Big Sur'da 9 mil

Antreman günlüğümüzün (çok elit bir günlüktür sadece sporcuları alıyoruz, sınavı var) 1inci senesinin dolmasını günlüğün yarısıyla Big Sur'da 9 mil (14.5 km) koşarak kutladık. Diyeceksiniz ki ne gerek vardı, o kadar yol teptiniz, otellerde lokantalarda süründünüz, üstüne de para verdiniz, evinizde dish'inizde koşmak neyinize yetmiyor? Yetmiyor efendim, bu bambaşka birşey! Bir kere bir hedef oluyor antremanlarınızda, aman bugün de oturuvereyim koşmayayım demiyorsunuz (ya da daha az diyorsunuz), amanin üç haftaya Big Sur var, şimdi koşmazsam oralarda sürünürüm, bitiremem, helikopterle alırlar gibi endişelerle koşarak çıkıyorsunuz evden. Ha tabii yeni başlayanlar, teorisi sallanmakta olanlar bunu abartıp uyumadan, yemeden ve en kötüsü kendilerini dinlemeden deli danalar gibi vurabilirler kendilerini tepelere, işte bu yeni başlayan koşuculara biz bilgili ve derin koşucular doğrusunu öğretmeliyiz. Yavrucum kendi hızında koş, dinlen de gel, bu hafta bir daha koşarsan döverim, gibi telkinlerle doğru yolu göstermeliyiz. Antremanda aşırıya kaçmak, zorlayarak yıpranan kaslara kendilerini onarmaları için zaman vermez, sonuçta çok yorgun ama daha iyi koşamayan, mutsuz ve umutsuz bir koşucuya döndürür yeni başlayan heyecanlı sporcuyu. O yüzden özellikle heyecan ve aşırıya kaçma tarihi olan sporcuları koşuyu abartmaktan koruyun, görev veriyorum size bak!

Aşırıya kaçmadan koşmanın yanı sıra uzun mesafe koşusu için (ve koşunun ardından haftalarca rüyada gibi dolanmamak için) vücut özü (core) antremanları da çok gereklidir. Ay dalağım şişti, diyaframım çekti, böğrüme bıçak saplandı gibi şikayetler zayıf bir vücut özünün göstergesidir, haftada iki defa olmak üzere vücut özü ağırlık antremanı yazıyorum size, geçmiş olsun. Ağırlık antremanlarında en önemli şey kaç kilo kaldırdığınız değil, gram da olsa doğru bir şekilde kaldırmanızdır, o yüzden teorinizi sağlam tutun: kitaplardan okuyun, internetten araştırın, yapmayı planladığınız hareketlerin nerelerinde hata yapılabilir öğrenin, bilen birine doğrusunu göstertin. Yaparken de yaptığınız şeye odaklanın, ne o önünde dergiyle dambıl kaldırmaca, çık dışarı! Bunu bilim adamları araştırdı ve denedi (kontrollü deney): bir kası hareket ettirdiğinizi düşünmek bile onu güçlendirebilirmiş! İnanmazsanız Dr. Guang Yue ve dadaşlarına sorun.

Evet, abartmadan koştunuz, ağırlık antremanlarınızı aksatmadınız, en son da karbonhidrat depolarınızı doldurun da ölmeden gelin uzun mesafe yarışından. Kaşık kaşık şeker, beyaz ekmek, bunlar karbonhidrat depolatmaz sadece kanınıza glikoz delta fonksiyonları atar fiyuuunk diye, onlardan uzak durun, koklayın ama tadına bakmayın, tadına bakın ama bitirmeyin, kime diyorum bak arkasında saklıyor tostu! Büyük koşuya bir hafta kala karbonhidrat kalorilerinizi karalardan alın, yani kara ekmek, kara makarna, samanlı bisküvi gibi şeyler, aç kalmayın yavrum.

Aslında ben Big Sur koşusu2 nasıl geçti onu anlatacaktım, ama yazı "koşu antremanı nasıl olur"a dönmüş, aynen böyle oldu bizim antremanımız da, sözümüzün eriyiz, bloga başka kendimize başka antremanlar yapmadık.

Koşudan önceki akşam kremalı makarna çorbalarımızı içip yattık. Sabah kalkınca samanlı mafinlerimizi yedik (bunları bazı insanlar dayaksız yiyorlar hatta, dükkanlarda bran muffin diye arıyorlar!), önceden hava sıcaklığının 13 derecelerde olacağını haber almıştık, uzunlarımızı giydik, numaralarımızı iğneledik, zamanlama çiplerimizi ayakkabımıza taktık, arabaya atlayıp olay mahaline vardık. Koşudan önce hani adrenalin bizi uyanık tutmaya yetmezse diye kahvemizi aldık, son ihtiyaç molasını verdik ve başlangıca gittik. Bizden önce 5 km koşanlar çıkacaktı, onları gaza getirmek için süpersiniz, var mı sizden güzeli şeklindeki konuşmaları biz de dinleyip gaza geldik, az sonra biz koşucaz biz koşucaz diye tırnaklarımızı yedik. Tam o anda anonslar başladı,  9 mili koşarak katedecek olanlar 5 kilometrecilerle başlayabilir diye, amanin deyip arkalarından seyirttik. Ama artık çok geçti, 5km'yi yürümeyi düşünenlerin arkasında kalmıştık. Çevik hareketler ve bazı dirsek ve omuz hamleleriyle bizden yavaş yürüyen ve koşanların önüne geçtik, 1inci milden sonra kocacığım kopup gitti (bize mil başına 1 dakika fark attı), ben ve Erol mücadelemize beraber devam ettik. Biraz 1. otobandan biraz da evlerin arasından koştuktan sonra dar bir toprak yola girdik, orada Eindhoven formalı bir amca önümüzde omuz mücadelesi vererek bize yol açtı, fakat biz hiç gözünün yaşına bakmadan ilk geniş düzlükte geçtik onu.

Koşudan hemen önce 9 mil yürüyüşçülerine su sağlanmayacağının uyarısını almıştık, o yüzden korkarak (ama gene de yanımıza su almadan, çünkü biz türküz ve bize birşey olmaz) başlamıştık koşuya, fakat hem su hem de elektrolitli su vardı, sevinerek içtik 2buçukuncu milde (sonra düşündük ki belki de siz bu dokuz mili yürüyene kadar biz tezgahı kapatmış oluruz anlamındaydı o uyarı). Sonra Point Lobos parkına girdik, artık hava ısınmıştı, bence 20 dereceyi buldu, Jeff Galloway'in uzun mesafe tavsiyelerine uyup yürüdüğümüz bir arada çevik hareketlerle üstümü değiştirdim. Parkın içinden döndüğümüz noktanın yarıyol olduğunu düşündük, saatlerimize baktık ve 80 dakika altı hedefimizi bu gidişle tutturamayacağız diye üzüldük ve o gazla biraz hızlandık galiba. Son iki milde kopan kopar diye anlaşarak koşmaya devam ettik. Son iki milde gerçekten de kopmak için bir sürü sebep vardı: maratonun da son 2 mili olduğundan, canlı müzik, sambacılar, sucular, yaparsın diye bağıranlar, kısacası tüm şartlar yerindeydi, gezegenler de aynı doğruda sıralanmıştı (en az iki gezegen aynı doğru üstündeydi, baktım). Bende herşey kafada bittiği için aldığım bu gazla Erol'u arkada bıraktım ve kendimi iyi hissettikçe koşmaya karar verdim (yani yürüme molası vermeden). Bilmiyorum size hiç oldu mu, ama uzun süre koştuktan sonra böyle bir noktaya geliyorsunuz ki tüm yorgunluk ve acı gidiyor, sanki günlerce koşabilirmişsiniz gibi bir his geliyor insanın içine, tam o noktaya gelmiştim ki Erol son yokuşta hırs hırs diye yetişti bana, fakat tepede verdiği son yürüme molasında arayı gene açtım. O arada önümde whiiieee whiiieee diye nefes alan bir amcaya yetiştim ve geçtim onu, fakat ara sıra ne zaman düşüp bayılacak diye de göz ucuyla baktım. En son 26 mil işaretinden sonra hah tamam 0.1 mil kaldı, eder 160 metre yani 10 insan (10 Ani daha doğru olabilir) boyu, ne var ki bunda diye diye koştum sevinçle. İşte orada bir hesap hatası oldu, yarı maraton 0.1 ile bitiyor, maraton 0.2 ile, yani 20 Ani boyu kalmıştı, ben 10 beklerken 20nin sonu sanki hiç gelmedi. Dediğim gibi bende herşey kafada bittiğinden, ha bitti ha bitecek dediğim yol bitmeyince hafiften moralim bozuldu finiş çizgisini zarif bir deparla tribünlere oynayarak geçemedim, ama bunlar da olacak zamanla, bir dahakine küsuratlara daha iyi çalışırım3.

Koşu sonrası hemen toprak (ve 10.6 millik koşuyla ortak) madalyalarımızı aldık ve zafer fotolarını çektirdik sarhoş gibi halimizle. Oradan hemen yemek çadırına yönlendirildik. Elimize birer karton kutu tutuşturdular, içlerine çilekler, muzlar, meyve suları, kukiler doldurduk. Koltuklarımızın altına da birer torba havuç sıkıştırdılar. Yiye yiye dolandık, biraz kendimize geldik ve finiş çizgisine maratoncuları beklemeye gittik. Heyecanlı bir konuşmacı amanin haber aldık geldi geliyor diye anlatırken biz de kafamızı uzatıp kimmiş bunlar kimlerdenmiş diye inceledik. En son da hatunlardan ilk geleni de bekledik ve o arada aha nasıl açıyor pergelleri, aha bak teyze deparla geliyor diye diye bir torba havucu yemişiz. İncelemelerimizden şu sonuca vardık: maratonlarda birincilik için erkeklerin uzun boylusu hatunların minyon tiplisi makbul, (aynı biz aynı!) önümüzde birincilik için hiç engel yokmuş, hemen gaza geldik, Seattle yarı maratonunda önlerden yer ayırtmaya karar verdik.

Gelelim sonuçlara, herkes hedefini tutturdu: kocacığım 65'in altına indi-63, ben ve Erol da 80'in altına indik-72, fakat ben Erol'dan 3 saniye hızlı koştum, kayıtlara da geçti. Gördüğünüz gibi ben ve Erol gerçekten inanılmaz bir performansla adrenalinin nelere kadir olduğunu gösterdik, kocacığım da yılların dağ koşucusu olarak yüksek beklentilerin hakkını verdi. Eve dönerken herkes koşu performansını sayılara dökmeye çalıştı, vay be demek bir mili 8 dakikada koşmuşum, demek saatte 9 mil hız yaptım, şimdi bu hızla bir maraton koşarsam rekor kırarım gibi iddialar havada uçuştu, moraller tavan yaptı, kimse bizi tutamadı.

Big Sur koşusundan çok memnun kaldık, okyanus kıyısından dalga sesleri eşliğinde koştuk, çok güzel bir parkurdu. İlk ve son millerde canlı müzik ve gönüllü desteği çok gaza getiriciydi, koşu sonrası yiyeceklerini de çok beğendik. Bir tek koşu başlangıcında insanları hızlı ve yavaş dalgalara ayırsalardı daha az omuz mücadelesi olurdu, bir de gururla koştuğumuz parkura ısrarla yürüyüş demeselerdi daha bir gaza gelirdik belki. Sorumlu koşucular olarak bu istek, dilek ve beğenilerimizi organizasyon komitesine ilettik hemen, hani siz seneye koşarsanız daha iyi şartlarda koşun diye, bu büyük hizmet de insanlığa armağan olsun, amin.

1Bu resmi bize gönderilen karta bakarak çizdim, aslında bizim parkur oradan geçmiyordu, biraz kandırıldık. Helikopter için speşıl tenks to Özgür.

2Koştuğumuz parkuru merak ederseniz burada, kocacığım çizdi.

3Yorumlardan anlaşılacağı üzere küsuratlara daha da çok çalışmam lazım, bir Ani 16 değil 1.6 metreye daha yakın çünkü.

27 Nisan 2010 Salı

Rüya

Bizim evde kahvaltı sofrasında heyecanlı insanlar rüya anlatırlar, bazen masaya geç gelenler şaşırıp ama gerçekten mi öyle dedi diye rüyayı gerçekmiş gibi dinlerler, bazıları ben hiç rüya görmem peeeh derler, bazıları rüyamda da böyle böyle yaptın (selam verdim tanımazdan geldin gibi, bence bu bir kabustur, bir günlük somurta sebebidir) diye karşısındakine küserler. Ben bir psikolojiye giriş kitabında okumuştum, herkes rüya görürmüş ve rüya görmek bir ihtiyaçmış, fakat sadece uyanmaya yakın birkaç saniyesi hatırlanırmış rüyaların. Bunu yaptım böyle oldu, sanki çok uzun sürüyormuş gibi geliyor ama aslında hepsi kafada olduğu için birkaç saniyede düşünüveriyorsunuz o uzuuun hikayeli film gibi rüyaları. Mesela şöyle rüyalar anlatılır: bir arabanın çalındığını görüyordum ve gerçekte de araba alarmı çalmaya başladı, ama aslında önce alarm çalmaya başlıyor, biz de kafamızda hemencecik hikayesini (rüyasını) uyduruveriyoruz, zaman farkını da beyin hemen saklayıveriyor. Bir de rüya görmek öyle bir ihtiyaçmış ki, yeterince uyusanız ama rüya görmeseniz (deneyini yapmışlar, kontrollü) uyanıkken halüsinasyon görmeye başlıyormuşsunuz!

Bu girizgah size tırmanma arkadaşım ve sinekkuşu seven insan Mişel'in rüyasını göstermek içindi: Daha önce gerçek hayatta bir sinekkuşunun yuva yaptığı ağacın budanıp yuvasının öğütülmesine şahit olmuş olan Mişel, bir sabah kocasına tekmeler savurarak uyanır, meğer rüyasında bir karga varmış, ağzında da üç tane sinekkuşu, Mişel de sinekkuşlarını salsın diye kargayı tekmeliyormuş. Bana bunu çok canlı ve heyecanlı bir şekilde anlatınca ben de oturup çizdim, sonra da kendisine gösterdim çizimi, çok sevindi, kahramana benzediğini söyledi :-)

30 Mart 2010 Salı

Kremalı Patates Yemeği


Kremalı Patates Yemeği
Bu yemeği ben Beyoğlu'nda Bekar Sokak'ta bir barın üstündeki Kofi isimli lokantada yemiştim. Üniversite 2'deyken buraya haftasonları gitmeye çalışırdım, ama yeterince gidemedim ki kapandı. Oysa çok güzel bir yerdi, yemekleri gerçek ev yemeğiydi, ama öyle benim senin annenin yaptığı yemek değil, daha başkaydı, ortamı çok güzeldi, minicik bir balkonumsu çıkıntısı vardı, iki kişilik bir masa sığıyordu, o zamanki sevgilimle ben de bir iki defa oturabilmiştim o süper masaya, tam karşısında da perukçu vardı. Neyse daha fazla anlattırmayın, ben o zaman da çok üzülüyordum niye kimse gelmiyor Kofi'ye, fiyatları da gayet öğrenci işi fiyatlardı oysa, böhüüüü.

Kofi için böyle duygu ve anı yüklü bir girizgah yaptıktan sonra, kofi ne demek onu anlatayım size (bana Kofi'nin sahibi Leman ya da kardeşi Sondan söylemişti): Karadeniz'de kullanılan bir sözcük ve lahananın o en içinde kalan, sapına bağlanan, katur kutur tuzla yenen parçası (yalnız tüm nitratlar da orda birikiyormuş, öyle içiniz rahat yemeyin, gizlice az az yiyin) anlamına geliyormuş.

Neyse efendim, ben bu Kofi'de ya bu patatesli kremalı yemeği yerdim ya da yeşilli turunculu, ekşili bir çorba vardı onu içerdim (ama onun yapılışını çözecek kadar çok içmemişim). Yiye yiye içinde neler olduğunu çözdüm ve yaptım. Bu yemeğe uzaktan bakıp da aaa patates ograten bu diyenler bizden değildir, bir kere ograten demek beşamel soslu, üstünde kabuğu olan demek, sakın bak!

Bu patates yemeğini yapmak ve Kofi'yi mutfağınızda yaşatmak isterseniz buraya tıklayın, resimlerle anlattım. Kısa ve öz hali de burada.

21 Mart 2010 Pazar

2 Dish

Baktım tasarlaya tasarlaya yazı yazılmıyor, yazarak yazılıyor, o halde aklıma geldiğinde hemen yazayım dedim bu sefer. Bilenler bilir, koşmanın benim hayatımdaki yeri pek özeldir, benim için hayırlara vesile oldu koşmak :-) Koşmayı keşfetmeden önce sıfır spor yapardım, ha ama bir yerden bir yere gitmek amacıyla yürümek, yarışmalı oyunlar için koşmak, onları yapardım, ama öyle deli danalar gibi koşmak, hem de saatler sonra aynı noktaya varmak, bunlar bana çok uzak şeylerdi. Koşmaya ilk başladığımda, evet koşmak güzel, ama biri beni çağırıp da koşturmazsa asla kendi başıma çıkıp da koşmam diye düşünüyordum. Koşa koşa bu leveli de atladım ve kendi başıma koşmaya, hatta yazın sıcaklardan kaçmak için sabahın zottinde kalkıp kendimi tepelere vurmaya başladım. Ben çok gururluyum artık tek başıma koşayım diye kalkabildiğime!

Bugün iki seneden beri ilk defa bizim tepeli ve çanak antenli ("Dish" diye bilinen ve sırtmaç vakasının geçtiği) parkuru iki defa koştum, toplamda 6.8 mil (11 km) ve 64 dakika sürdü. Merak ediyorsanız parkurun profili burada (her turda 610 feet, yani 185 metre tırmanılıyor, evet ölçüp sayı söylemeyi çok seviyorum). Sabahtan beri koşabilecek miyim diye stres yaptım, yanıma elli kalorilik bir reçel aldım (koşarken en büyük korkum açlıktan devrilmektir), ilk turda gücümü sakladım, arada iki yudum su içtim ve başardım! İlk turu koşarken bir ara 50-60 yaşlarında bir amcaya yetiştim, yetiştim dediysem hızlarımız neredeyse aynı olduğundan geçene kadar şöyle bir yirmi dakika ensesinde soludum hoh hoh diye. İlk koşmaya başladığımda (kendi hızında koşmanın ne demek olduğunu kavrayamamıştım ve her an ölümüne koşuyordum) yanımdan koşanlar iyi misin sen, diye arada sorarlardı, niye merak ediyorlar diye anlamazdım, taa ki hızlı nefes alıp veren biriyle koşana kadar, gerçekten de stres veriyormuş, aha gidiyor, aman ölecek diye diye koşuyorsun yanından. Neyse efendim, lafın özü amca da 20 dakika stres altında koşmak zorunda kaldı, pardon diyorum kendisine. Birinci turun sonunda giriş kapısına kadar koşup döndüm, reçelimi çıkarıp yemeye başladım, tam o anda da iki çocuklu bir aile koşarak girdi. Çocuklar iki kişilik bir çocuk arabasındaydılar, bir ara anne baba durup çocuklara ziplok içinde balık krakerimsi atıştırmalık birşeyler verdiler, o ara da ben reçelimi bitirip koşarak geçtim onları. Sonra bir yokuşta anne beni geçti, baktım benle aynı ayakkabıları giyiyor, bir de benden daha minik bir insan, vay be dedim! Daha önce geçtiğim amca da meğer iki tur koşuyormuş, onu tekrar geçtim ve devam ettim. İlk çanak antende arkamdan hırs hırs diye birinin yetiştiğini duydum, amanin ne göreyim: iki çocuğu ittiren baba da beni geçti! Birkaç yokuş sonra arabayı anne devraldı ve baba yokuşları ikinci kez koşmak için döndü. Dish'in en dik yokuşuna geldiğimizde (ilk koşmaya başladığım sene ben bu yokuşu anca yürüyerek çıkabiliryordum) artık burayı da arabayla koşarsa bu hatun ben en iyisi bu işleri bırakayım diye korkuyla izledim, neyse ki orayı yürüdü de ben onu koşarak geçebildim (intikam kam kam :-P)

Sonuç olarak anne baba o iki çocuklu arabayı ittirerek ve baba iki yokuşu çift çıkarak Dish'i benimle aynı sürede bitirdiler! Böyle ebeveynleri gördükçe hep biz de böyle yapacağız diyoruz kocacığımla, hatta bir arkadaşımızla anlaştık kızını ve arabasını bize bir saatliğine verecek ve ittirerek Dish'i koşabilecek miyiz koşamayacak mıyız diye ölçeceğiz (bir mi sıfır mı).

Siz de koşun, çok güzel bak!

11 Mart 2010 Perşembe

Sinekkuşu

Sevgili okuyucu artık sen de bu sinekkuşu sevdamın farkındasındır, peki ya bu kadar sevdiğim kuşun ismini yanlış bildiğimin de farkında mıydın? Farkında olsan söylerdin diyerek şimdilik puanını kırmıyorum ama lütfen bir daha olmasın! Dedim ki madem yazıya geçireceğim ve kalacak, bir sorayım gugula (milyonlarca sinek yanılıyor olamaz)  arıkuşu ayrı mı yazılır birleşik mi, amanin bir de ne göreyim bambaşka bir kuş, tanımam etmem. Aslında o da güzel bir kuşmuş, arıları da hüp diye hüpletiyormuş, ama bizim konumuz başka.

Sinekkuşunun inglizce adı hummingbird, bulgarcası da колибри. Daha kendisini hiç görmeden hakkında okuyup inanılmaz bir yaratık olduğuna kanaat getirmiştim, üç ülke değiştirdikten sonra da yakından görme ve kanatlarının pırpırını duyma zevkine eriştim, böyle de şanslı bir insanım. Bizim buralarda her yerde olmalarına rağmen hala çipirt çipirt diye öttüklerini duyunca hemen nerde diye bakınırım, heyecanlanırım. Nerde diye merak ediyorsanız, sesin geldiği yöndeki çıplak yüksek dallara bakın, orada görürsünüz sinekkuşunu. Ama en sık da bizim çiçeklerden yemlenirken görüyoruz, bazen de örümcek ağlarını gagasının etrafında sararken. Bu örümcek ağlarını sarıp almak için de baya akrobatik hareketler yapıyor kuş, oralarda takılan bir iki böceği yemeye çalışıyor sanıyordum ben, ne yalan söyleyeyim eksileri yazıyordum hanesine çünkü düpedüz hırsızlıktı yaptığı, orda örümcek uğraşmış ağını örmüş böcekleri yakalamış, sen git ağıyla beraber topla avını indir mideye, ayıp!

Bir gün bizim mutfağın önündeki ağaçta minicik bir yuva, içinde de bir sinekkuşu farkettik! Meğerse o örümcek ağlarını toplayıp yuva yapıyormuş, yavrular büyüdükçe de yuva genişliyormuş o sayede! Bu durumda hemen eksileri artıya çevirdim, eski kullanılmayan örümcek ağlarını izin alarak topluyordur diye varsayıyorum, bir de iyi bir mühendislik çıkarmış sonuçta.

O heyecanla hemen oturup çizdim sinekkuşunu, benzemiyorsa heyecanıma verin, ama köşedeki örümcek benzedi burda görseniz tanırsınız, o derece.

Maalesef ben bu yazıyı yazana kadar bizim sinekkuşu taşındı, iyi de etti, çok alçaktaydı o dal. Sizin de sinekkuşunuz taşındıysa ya da oralara hiç uğramıyorsa bizim okuldan bir hocanın çektiği bu fotoğraflara bakıp iç geçirebilirsiniz, ben özellikle kuşun gözündeki yansımaların göründüğü ikinci fotoğrafa iç geçiriyorum. Ayrıca aynı insan, Tom Grey yani, bir sürü başka kuş fotoğrafı da çekmiş, ilginizi çekerse sitesinde kuşlar alfabetik olarak sıralı, mesela 14 tür sinekkuşu var (bir tanesi h'bird diye kısaltılmış, onu da bulun). Güzel de çekmiş, artısını yazdım +.