1 Mart 2011 Salı

İlkbahar!

Sarılı yeşilli Kaliforniya tepelerinden ilkbaharınızı kutlarız! 
Честита Баба Марта!

27 Şubat 2011 Pazar

Damn you couch! ve sefertasında öğlen yemekleri

Eskiden de bu koltukta otururdum, ama artık buradan sadece internet tüketimi yapar oldum, hiçbirşey üretmiyorum. Onun yerine diş fırçalarken ya da koşarken ya da yemek yaparken şunu şöyle yazarım, bunu böyle anlatırım diye kafamda kuruyorum. Sonra da bilgisayar kucağımda bu koltuğa oturunca riidır-feysbuk-pikasa üçlüsünü yüzkırkbeşbin defa dolaşmaya başlıyorum.

Bakalım bu sefer yazabilecek miyim.

İşe başlayayınca değişen hayatımı tekrar bir düzene sokabildim. Artık işe ne öğlen yemeği götüreyim stresini yaşamıyorum, ne olursa olsun da öğlenleri şirketin kapısına gelen taco-truck olmasın diyerek evde ne bulursam götürüyorum. Hatta artık işte bıraktığım iki tabağım bir de çatal bıçak kaşığım var, üşenmezsem kutudan değil tabaktan yiyorum. Ay insanlar bunu yediğimi görse ne derler derdim de kalmadı, herkes kendini kurtarmaya çalışıyor çünkü öğlenleri, en kötüsü taco-truck'a kalmak. Pilav üstü sosis, pilav yanı enginar konservesi, pilav altı Tacir Jo donmuş yemekleri, bunlar sabah işe gitmeden 10 dakikada hazırlanabilecek öğlen yemekleri, ama tabii temel olarak pilav malzemesi bulunmalı. TJ'den pişmiş dondurulmuş pilavı denedik, gerçekten çok güzel pişirmişler, 2 dakikada da mikrodalgada hazır, ama çok paketlenmiş ve buzlukta saklanması gereken birşey. Yeni çözümümüz pilav yapma makinası. Şimdi bu pilavın da, sevilen her nişastalı şey gibi, beyazı makbul değil, kahverengisini yemek lazım (yani illa ki bir saman karışacak lezzetli şeylere). Kahverengi pirinç de zor pişen birşeydir, başında bekle, suyunu kontrol et, dedik ki şimdi hem sağlıklı hem de kolay besleneceğiz bu pilav makinası sayesinde. İlk deneme biraz başarısız oldu çünkü kahverengi pilavın pişmesini bekleyemedik (koyduktan bir buçuk saat sonra tırmanma randevumuz vardı, kapattık gittik, tam pişmesi için 2 saat (!) gerekiyormuş), ertesi gün düşünce yerden zıplayan pilav yedim, çoook sağlıklıydı, çiğnemesi bile spordu. Bir sonraki denemede dedik ki beyazını bir yapmayı becerelim de kahverengisini ileri seviyeli kullanıcı olunca yaparız. Beyaz pilav gayet iyi oldu, birkaç da tüyo aldım öğlen yemeği arkadaşlarımdan (beyaz pilav ayarında yapmak lazımmış ama daha çok su koyulacakmış (e niye o kadar çok düğmelisinden aldık onu da sormak lazım ama neyse pilavı yapsın yeter)), ümitliyiz!

Yukarıdaki resimde beni cuma sabahı işe gitmeden elimde beslenme çantamla görebilirsiniz. Dikkat ederseniz hiçbir rengim eksik değil, küpelerim de kırmızı. Ocağın yanındaki beyaz şey de pilav makinası, of çok da yer kaplıyormuş tezgahta.

Yazıyı da masada bitirdim, koltuğu yenmiş değilim.

14 Kasım 2010 Pazar

İtfaiye

Yeni taşındığımız ev itfaiye ile komşu, ilk başta acaba çok gürültü olur mu siren seslerinden diye korkmuştuk, ama sonra itfaiyenin çalışmalarını yakından izleyeceğiz diye sevindik. İlk yerleşirken bizim sitenin duvarının üstüne kadar hurda arabalar yığıldığını görmüştik itfaiyenin bahçesinde, herhalde belediyenin yeri yok buraya yığıyor diye düşünmüştük, meğer eğitim amaçlı tutuyorlarmış: bir haftasonu o arabalarla kurtarma çalışmaları yaptılar, genç itfaiyecileri yerlerde süründürdüler çatılarda koşturdular, sonra da hurda arabalar gitti. Ama asıl en heyecanlı şey şu: bazı çağrılar olduğunda (burada itfaiye sadece yangına değil, herhangi bir yaralanma ihtimali olan acil durumlara da gidiyor, çünkü kalp masajından turnikeden -aslında turnike out'muş en son gittiğim ilkyardım dersine göre, artık elle bastırmaca ve dinlendirmece in'miş (aman burada yazanlara göre ilkyardım etmeye çalışmayın gözünüzü seveyim)- anlayan paramedic denen insanlar varmış aralarında) bir zil çalıyor, itfaiye arabası da biraz sonra bağıra bağıra yola çıkıyor. İşte bu "biraz sonra"ya response time dedim (yani tepki zamanı) ve istatistiğini tutmaya başladım. Başta kol saatime gözümü dikip tutuyordum ama artık özellikle bu önemli ölçümü de düşünerek aldığım hem geri hem ileri sayabilen dokanmatik mıtfak saatiyle tutuyorum. Tabii bunun için zili duyduğum anda koşarak mutfağa gidip saati başlatmam gerekiyor, o yüzden artık herhangi bir yerde böyle bir zil duyduğumda heyecanlanıp bir yerlere koşmak istiyorum. İlginç bir şartlanma çünkü şimdiye kadar bir şeker ya da bir madalya verilmiş değil bana bu zamanı ölçüyorum diye, ben içimdeki ölçme ve givemeanumber aşkına bağladım. Bu özverime rağmen üç ayda sadece otuz üç (sayıyla 33) örnek toplayabildim, fakat olasılık ve istatistiğin korku ve gizem dolu dünyasını çözdüm bile. Evet korku dolu, çünkü liseden beri bu bilye ve zar torbalarından korkarım, üniversitede de derslerimi olasılık 101'i önkoşul olarak istemeyenlerden seçtim ustalıkla. Birşey ya olur ya da olmaz diyerek bugünlere kadar geldim (demek ki oluyormuş), ama bilye ve zar gibi işe yaramayan örnekler yerine gerçek örnekleri öğrencilere toplatsaydı o dersler bu housing bubble bile olmazdı bak buraya yazıyorum!
Neyse efendim, bilmiyorum bu itfaiyenin tepki zamanı konusundaki heyecanımı aktarabildim mi, ama demem o ki olasılığa istatistiğe saygım oluştu bu deney sayesinde. Deneyin ortalarına doğru sanki iki tane çıkış zamanı var, biri tek arabayla ve az insanla çıktıkları kısa zaman, diğeri de birkaç araba tam takım çıktıkları zaman diye düşünmeye başladık, ben de o halde iki hörgüçlü deve şeklinde bir dağılım görmemiz lazım diye heyecanlandım, malzemecinin hayatında herşey gaussian olduğundan dolayı. Şekil 1-A'da görüldüğü üzere bu hipotezim kanun olamadı, sağdan kuyruklu bir dağılım oluştu bu 33 örnekle. Çok akıllı olduğumdan dolayı daha nist söylemeden bunu tepki zamanının alttan limitli olmasına bağladım :-) Bu kadar az sayıda örnekle olasılık ve istatistiğin bana tokat gibi cevabı da bu oldu: demek ki bir şey ya olur ya da daha geç olurmuş!
Şekil 1-A İtfaiyemizin tepki zamanı dağılımı (min = 30 sec, max = 163 sec, average = 94 sec)
Speşıl tenks: bu histogramı da kocacığımın yardımıyla çizdim, artısını vereyim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Cevizli kurabiye

Bloga bakmayalı taşındım, mezun oldum, en son da çalışmaya başladım. Şimdilik pek memnunum işimden, yaptıklarım bana ilginç geliyor, grubumdaki ve diğer beraber çalıştığım insanlarla iyi anlaşıyorum, bugün de bir artı aldım (haftalık raporumdaki grafikler çok güzel okunuyormuş ehehehe, e benim doktora hocam sunuma önem verirdi, sayesinde, ama mesela geçen hafta rapor yazmayı unuttum, ona eksi yazmadılar). Bunun dışında işe arabayla gitmek zorundayım, bizim buralarda toplu taşıma yok: gugula yol sordum arabayla 20 dakika dedi, toplu taşımayla 2 buçuk saat, hem de son yarım saati yürümece! Sağol gugul, but no tenk yu. Ama herkesin gittiği yönün tersine gittiğimden basınca gidiyorum, trafik derdim yok, maksimum ekonomi minimum enerji (yani tam da minimum değil, buradaki standartlara göre minimum).
Neyse, lafımıza gelelim: cevizli kurabiye, ya da Jeff’in sunduğu adıyla çay kurabiyesi. Efendim Jeff’le bizim ofislerimiz (eski ofisim ahhh, okulda, masam da kocamandı) aslında aynı ofisti ama arada yarım duvar vardı, yani yan taraftakileri duyuyordunuz ama görmüyordunuz. Jeff de bir gün yandan çay kurabiyesi var ister misin diye seslendi ben de tam ne olduğunu duyamadım ama tedbir olarak yok sağol dedim. Ama sonra düşündüm ki ayıp, bu Jeff yemek yapmayı seven bir insan, kendi yapmıştır kesin, almazsam ayıp. Neyse gittim aldım, of çok manyaktı kurabiyeler! Gittim bir iki tane daha aldım, sonra toplantıya da getirdi orada da aldım (bana kaşık getirme diyenden korkmak lazım olduğunu bir defa daha anladım). Tabii ki tarifini istedim ve oracıkta toplantıda yazıverdi bir kağıda verdi. Verdi ama yanlış vermiş, yağ: un oranının doğrusu 1:2 iken 1:1 yazmış ve benim kurabiyeler cevizli pizzaya döndü tepsinin içinde. Jeff’e gidip bir daha kontrol ettirdim ve doğrusunu aldım tarifin, iki defa da yaptım gayet güzel oldular. İkinci yaptığımda misafirliğe giderken götürdük de evde yapıldığına inanmadılar, yaaa! Resimli tarif burada.

21 Eylül 2010 Salı

Taşınmaca

Eveeet, çeyrek asrı çoktan devirmeme rağmen ev kiralama ve içine eşya ile yerleşme tecrübesini ilk defa yaşıyorum. E tabii özgürlükler ülkesinde bir bireyin kazık kadar olup da böyle “basit” şeyleri bilmemesi garip karşılanıyor. Üstüne bir de stres altında İngilizcemin iki seviye düştüğünü varsayarsnız çeşitli ev sahibi ve banka memurlarının bana nasıl sağır-salak muamelesi yaptığını gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Sağır-salak muamelesi aslında benim işime gelen, keşke herkes yapsa da hayatım kolaylaşsa dediğim bir muameledir, mesela bizim grupta Amerikalı bir çocuk var, bazen bir cümle söylüyor, sıfır! (0) anlıyorum, yani bir kelime bile yakalayıp neyden bahsettiğini anlayamıyorum, ne dedin sen diyorum tekrar et (x4’e kadar), aynısını aynı şekilde söylüyor (x4), neden? Çünkü sanıyor ki benim kulağım hep süper duyar her zaman da çok akllıyımdır, maalesef yanlış bir varsayım, benim saçma sapan şeyler duyup anlama kapasitem sınırsızdır. Şimdi kira kontratını imzalamaya gittiğimde, evsahibi-yönetici hatun aaa sen bankadan çek getirmedin mi, e yok depozito hani vermiştik onu, başka çek ne için ki derken hatun çattık dedi (aklından dedi ama okudum) ve sağır-salak muamelesine kelimeleri tek tek yüksek sesle söyleyerek gerekli yerlerde el kol ve dizle (dizinden ameliyat olacakmış da Salı günü, o yüzden Pazartesi’ye kadar belgeleri tamamlayacakmışım) de destekleyerek başladı. O sayede herşeyi anladım, belgeleri tamamlayıp götürdüm.  Siz de buralarda ev kiralayacak olursanız bu tecrübelerim umarım size yol gösterir  (desem de siz inanmayın, tecrübenin en güzeli kendi kafanızı kıra kıra edinilen tecrübedir, okuyarak edinilen kıytırık teorik bilgidir sadece).

Efendim ilk önce ev ararken, atınız varsa salonun kocaman, mutfağın da küçücük olmasına dikkat edin. Mutfak dolaplarının küçük kapılı olması önemli, at oradan kafasını sokamasın ve tencere gibi gereksiz şeyler giremesin o kapılardan. Aslında “ev beğenme” safhası en kolaydı bizim için, sonuçta beğenmeye gidiyoruz, beğenmeyip de işimizi uzatmaya değil. Evi beğendikten sonra başkasına kaptırmamak için (Bulgarca’da çok güzel bir laf var, bir şeyi bu benimdir diye mimlemek için üstüne tükürmek manasına gelen “да си я заплюеш (da si ya zaplyueş)) depozitosunu veriyorsunuz. Yalnız burada şöyle bir ilginçlik vardı: depozitoyu veriyorsunuz (500 dolarlık bir çek yazıyorsunuz, yani aslında o çek bankaya yatırılana kadar para cebinizden bile çıkmıyor), üç güne kadar da kararınızı değiştirirseniz o çeki geri alabiliyorsunuz. Yani bedavaya evi 3 gün tutup daha güzelini arayabilirsiniz. Siz yine de depozito verirken vazgeçerseniz ne olacak diye sormayı unutmayın, her sitenin/evsahibinin şartları farklıdır. Depozitoyu verdiniz, seçtiğiniz evin eşi benzeri olmadığına karar verdiniz ve beklentilerinizi sky is the limit ibaresine çevirdiniz. Şimdi de kiracı olmaya başvurmanız lazım, en önemli kişisel bilginiz olan sosyal güvenlik numaranızı da formlara yazarak. Evde yaşayacak her 18 yaş üstü insan için ayrı bir form ve başvuru parası veriyorsunuz. Başvuru parasıyla sizin kredi tarihiniz kontrol ediliyor, bu da yetmiyor, formda çalışıyorum dediyseniz son iki maaş bordronuzun kopyasını da veriyorsunuz, yetmez, kontratınızın ilk ve son ayının kirasını da trink para olarak sayıyorsunuz. Su+kanalizasyon+çöp+gaz kirayla beraber ödeniyor olabilir, ama elektrik hesabı sizin ve elektrik dağıtım şirketi arasında oluyor. Kendi adınıza hesap açıp, hesap numarasını apartman yöneticisine bildirmeniz lazım. Bir de en son, kiracı sigortası almanız lazım, bu da evi yakar ya da yıkarsanız evsahibinin zararını karşılamanız için. Yani gördüğünüz gibi, evsahibi-kiracı ilişkisinde evsahibi sıfır (0) risk alıyor, zavallı kiracı ise, ev değiştirmenin getirdiği travmatik ve nevrotik şaşkınlıkla beraber sayısal ve sosyal risklerin hepsini yüklenip yeni duruma alışmaya çalışıyor... Üzülme kiracı! İçinde yaşamaya alıştığın evin tıpkısının aynısı olmadıktan sonra illa ki beğenmeyecektin, buna da alışınca burada yaşamayı seversin :-)

Taşınmak bir yandan travmatik bir olay, eşya paketle, eşya yerleştir, alıştığın bir sürü şeyi sil ve yeniden keşfedip öğren. Ama bir yandan da herşey yeni ve heyecanlı ve sonuçta bu evi başka evlerin arasından beğenip de seçtik. Site sessiz ve sakin, evimiz aydınlık ve ferah, sadece kendimize ait çamaşır ve kurutma makinalarımız var, tırmanma salonuna yürüyerek gidebiliyoruz ve trene çok yakınız. Evdeki kaosu yaşanabilir bir seviyeye indirdik mi evimizin bu güzellikleri daha bir parlar gözümüze gözümüze.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

YKSL Profiterol


Profiterol
Eveeeet, geldik halkın çok istediği ve yapacağım ve yorum yazacağım diye söz verdiği (umarım halk bu gözdağını gözden kaçırmaz) tatlımıza: Yüksek Kalorili Sağlıksız Lezzetli Profiterol. Önce kaynağı: bunu en önce babamın Manisa’daki Neziha Teyze’sinden gördük, yedik, beğendik, tarifini aldık ve evde denedik, oldu! Babam bana tarifini yazarken bu yukarıdaki başlığı kullandı, otantikliğini korumak için öyle yazdım. Ama bana sorarsanız kararında yenirse hiç de sağlıksız değil. Yumurta, süt, çikolata bunlar önemli besinler. Ayrıca yerken verdiği zevki ve endorfini de kattığımız zaman koşmaktan hemen sonra profiterol geliyor olabilir sağlıklı ve uzun bir ömür için. Artık ben de doktor1 olduğum için tavsiyelerim altın değerinde ve kanun ağırlığındadır, ona göre okuyun buraları!

Profiterol biraz uğraş isteyen bir tatlı. Önce hamuru pişirilir, soğutulur, yumurtası katılır, tepsiye sıkılır, tekrar pişirilir (içi pişmezse kaşıkla kaşıklanır çiğ hamurlar, ben bir sefer sabah 3’e kadar profiterol yapmıştım böyle), kreması pişirilir, profiterol toplarına doldurulur, çikolata sosu pişirilir, üstüne dökülür. En güzeli bir-iki yardımcıyla beraber yapmak, özellikle birsürü misafir+bu hafta da her öğünde profiterol yiyelim planıyla yapıyorsanız. Biz kardeşimle ilk defa yapacakken, babamın yardımcıları olarak, önce hamuru pişirmeliydik ve hiç tarifi okumadan sadece hamur malzemelerine bakıp burada anlattığım ölçülerin en az 4 katı kadar malzemeyi tencereye boca edip pişirmeye başlamıştık, baya bir zaman koyulaşmayınca acaba deyip tarifi okuduk da çok geçti o yumurtalar için... Lafım o ki biz ettik siz etmeyin, malzemelerin sonrasını da okuyun.

Profiterolu ilk birkaç kez tek başıma yaptığımda sorunum hamur toplarının içinin pişmemesiydi, o yüzden içlerinden teker teker pişmemiş hamurları çıkarırdım, sonra kremayı doldurup üstlerine çikolata sosunu dökünce zaten belli olmuyordu şekilsizlikleri. En son Steamy Kitchen’da bulduğum pişirme yöntemiyle artık bu sorunu çözdüm (ve yakma sorununa yaklaşıyorum her seferinde) 425 F (220 C)’de 10 dakika sonra da sıcaklığı 350 F (175 C)’ye düşürüp 20-30 dakika, ama o zamanı da fırının o günkü psikolojisine göre ayarlamalısınız.

Bir de ilk seferler yaparken, yiyenler buna 10 üzerinden 7 verdiler (oysa ben musluktan su koysam 10 puan beklerim). Bunun ardını araştırdığım zaman rakip profiterolcülerin Türkiye’den karaborsa ettikleri Piyale (Dr. Ötker) çikolata sosunu kullandığını öğrendim, geri kalmadım ve bir sonraki Türkiye yolculuğumdan on paket ile döndüm. Ha Dr. Ötker yokken de gayet lezizdi yaptığım çikolata sosu, fakat kıvam ve görüntüyü tutturamıyordum. Dr. Ötker bulamazsanız internetten yağlı, sütlü, kara çikolatalısından bir sosun içine yeterince çikolata koyunca gayet de süper oluyor, şurada bir tane denediğim sos var: 2 su bardağı süt, 2 yemek kaşığı un (tepeleme), 3 yemek kaşığı şeker, 2 yemek kaşığı kakao, 1 kare bitter çikolata (90 gr ama ben kesin daha çok koymuşumdur), karıştır, birkaç dakika kaynat. BBC Food’tan benim denemediğim ama hiç nişasta ya da un olmadığından daha parlak olacağını düşündüğüm bir tarif de bu: 15 gr tereyağ, 60 ml su, 175 gr kara çikolata, bunu kaynatmadan (ikinci bir sıcak su dolu kabın içinde, ben mari usulü) ısıtıp sos edecekmişsiniz, sıcakken dökecekmişsiniz profiterollerin üstüne.

Burada da resimli profiterol tarifi var. Tüm hazırlıkları yaptıktan sonra fotoğraf makinasının evde olmadığı aklıma geldi, eskisini adaptörle çalıştırdım ve çektim resimleri, adaptör kablosuna da tabii ki dolandım ve makina ikinci sefer (Yosemite’deki ilk düşüşünden sonra) yere çakıldı, fakat hala çalışıyor, resimlerin yarısı ikinci düşüşten sonra.

1of philosophy, ne konuştuğuma bakmayın yani, yalan bunların hepsi, kendi sağlığınızı en iyi siz bilirsiniz.