Biz eskiden beridir bizim okulun bankasını kullanıyoruz, taşınınca da bırakmadık, ayda bir iki defa gidip çeklerimizi yatırıyoruz, banka işlemlerimizi yapıyoruz (burada öyle Türkiye'deki gibi internetten gönder parayı olmuyor). Geçen haftasonu da gittiğimizde kapıyı kartla açtık, içeride çek doldururken hatunun biri kapıyı zorladı, giremedi, hatunun yanındaki adam da hani kart nerde diyor, arabadaymış, neyse aldılar kartı geldiler. Biz de kendi işimize bakıyoruz, ama bir yandan farkettik ki meğer hatun 12-13 yaşlarında birşey, babasıyla banka eğitimine gelmiş, kapıyı zorladığında açmadığımız çok iyi olmuş, eğitim yarım kalacakmış. "Evet arkasını da imzala o çekin zarfa koymadan", "you should endorse it", bunlar babanın söyledikleri, hatun da imzalıyor, denileni yapıyor. Endorse kelimesini anlamam da baya zamanımı aldı bu ülkeye geleli beri, hem imzalamak anlamında kullanılıyor, hem de birşeyin arkasında duruyorum, destekliyorum demek. Neyse sonra biz çeklerimizi doldurduk, imzamızla destekledik, makina tamam zarfı sokabilirsiniz artık dedi, fakat benim ilk defa başıma geldi o zarf oraya girmedi, dat dat ötüyor makina, Özgür uğraşıyor, açıyı değiştiriyor falan, neyse baya bir zaman sonra girdi, yandan da baba Özgür'e "These things are always so tricky" dedi. Bana sanki orada laf kıza gidiyor gibi geldi, bak yavrum bunun babası öğretmemiş bankamatiğe zarf sokmayı, nasıl da yapamıyor, şimdi iyi bak doğrusunu öğren diye ehehhehe. Tabii orada baba bak yavrum small talk nasıl yapılıyor demek istemiş de olabilir, fakat herneyse, açıkçası çok imrendim böyle getirmiş kızı çekin arkasını imzala diye öğretiyor, benim de annem babam çok öğretti böyle şeyler de artık yaşım geçti... çok zevkliymiş kızını bankaya götürüp çekin arkasını imzalatmayı öğretmek, ben de yapıcam! Aşağıda da baba çekin arkasının imzalanması gerektiğini söylüyor, kız da imzalıyor, ben de resimle destekledim.
8 Temmuz 2011 Cuma
Ortadan
En baştan başlasam olmayacak, kısa kısa söyleyeyim: cesaretlenip kendime marker aldım, çok sevdim, artık markerlerle boyuyorum çizdiklerimi. Bir gün zamanım olursa da copic markerlerime bir güzelleme yazarım burada. Aşağıda markerlerle boyadığım ikinci resim var: sitemizin mutsuz ve stresli köpeği (sahibi 7-8 yaşlarında sinirli bir hatun, küçük çocuğa neden köpek alınmaz anladım (üstteki kiraz da müsvette kağıdı diye başladığımdan kaldı, 4 rengim vardı o zaman))
.:.
ben yaptım,
bence
1 Mart 2011 Salı
27 Şubat 2011 Pazar
Damn you couch! ve sefertasında öğlen yemekleri
Eskiden de bu koltukta otururdum, ama artık buradan sadece internet tüketimi yapar oldum, hiçbirşey üretmiyorum. Onun yerine diş fırçalarken ya da koşarken ya da yemek yaparken şunu şöyle yazarım, bunu böyle anlatırım diye kafamda kuruyorum. Sonra da bilgisayar kucağımda bu koltuğa oturunca riidır-feysbuk-pikasa üçlüsünü yüzkırkbeşbin defa dolaşmaya başlıyorum.
Bakalım bu sefer yazabilecek miyim.
İşe başlayayınca değişen hayatımı tekrar bir düzene sokabildim. Artık işe ne öğlen yemeği götüreyim stresini yaşamıyorum, ne olursa olsun da öğlenleri şirketin kapısına gelen taco-truck olmasın diyerek evde ne bulursam götürüyorum. Hatta artık işte bıraktığım iki tabağım bir de çatal bıçak kaşığım var, üşenmezsem kutudan değil tabaktan yiyorum. Ay insanlar bunu yediğimi görse ne derler derdim de kalmadı, herkes kendini kurtarmaya çalışıyor çünkü öğlenleri, en kötüsü taco-truck'a kalmak. Pilav üstü sosis, pilav yanı enginar konservesi, pilav altı Tacir Jo donmuş yemekleri, bunlar sabah işe gitmeden 10 dakikada hazırlanabilecek öğlen yemekleri, ama tabii temel olarak pilav malzemesi bulunmalı. TJ'den pişmiş dondurulmuş pilavı denedik, gerçekten çok güzel pişirmişler, 2 dakikada da mikrodalgada hazır, ama çok paketlenmiş ve buzlukta saklanması gereken birşey. Yeni çözümümüz pilav yapma makinası. Şimdi bu pilavın da, sevilen her nişastalı şey gibi, beyazı makbul değil, kahverengisini yemek lazım (yani illa ki bir saman karışacak lezzetli şeylere). Kahverengi pirinç de zor pişen birşeydir, başında bekle, suyunu kontrol et, dedik ki şimdi hem sağlıklı hem de kolay besleneceğiz bu pilav makinası sayesinde. İlk deneme biraz başarısız oldu çünkü kahverengi pilavın pişmesini bekleyemedik (koyduktan bir buçuk saat sonra tırmanma randevumuz vardı, kapattık gittik, tam pişmesi için 2 saat (!) gerekiyormuş), ertesi gün düşünce yerden zıplayan pilav yedim, çoook sağlıklıydı, çiğnemesi bile spordu. Bir sonraki denemede dedik ki beyazını bir yapmayı becerelim de kahverengisini ileri seviyeli kullanıcı olunca yaparız. Beyaz pilav gayet iyi oldu, birkaç da tüyo aldım öğlen yemeği arkadaşlarımdan (beyaz pilav ayarında yapmak lazımmış ama daha çok su koyulacakmış (e niye o kadar çok düğmelisinden aldık onu da sormak lazım ama neyse pilavı yapsın yeter)), ümitliyiz!
Yukarıdaki resimde beni cuma sabahı işe gitmeden elimde beslenme çantamla görebilirsiniz. Dikkat ederseniz hiçbir rengim eksik değil, küpelerim de kırmızı. Ocağın yanındaki beyaz şey de pilav makinası, of çok da yer kaplıyormuş tezgahta.
Yazıyı da masada bitirdim, koltuğu yenmiş değilim.
Bakalım bu sefer yazabilecek miyim.
İşe başlayayınca değişen hayatımı tekrar bir düzene sokabildim. Artık işe ne öğlen yemeği götüreyim stresini yaşamıyorum, ne olursa olsun da öğlenleri şirketin kapısına gelen taco-truck olmasın diyerek evde ne bulursam götürüyorum. Hatta artık işte bıraktığım iki tabağım bir de çatal bıçak kaşığım var, üşenmezsem kutudan değil tabaktan yiyorum. Ay insanlar bunu yediğimi görse ne derler derdim de kalmadı, herkes kendini kurtarmaya çalışıyor çünkü öğlenleri, en kötüsü taco-truck'a kalmak. Pilav üstü sosis, pilav yanı enginar konservesi, pilav altı Tacir Jo donmuş yemekleri, bunlar sabah işe gitmeden 10 dakikada hazırlanabilecek öğlen yemekleri, ama tabii temel olarak pilav malzemesi bulunmalı. TJ'den pişmiş dondurulmuş pilavı denedik, gerçekten çok güzel pişirmişler, 2 dakikada da mikrodalgada hazır, ama çok paketlenmiş ve buzlukta saklanması gereken birşey. Yeni çözümümüz pilav yapma makinası. Şimdi bu pilavın da, sevilen her nişastalı şey gibi, beyazı makbul değil, kahverengisini yemek lazım (yani illa ki bir saman karışacak lezzetli şeylere). Kahverengi pirinç de zor pişen birşeydir, başında bekle, suyunu kontrol et, dedik ki şimdi hem sağlıklı hem de kolay besleneceğiz bu pilav makinası sayesinde. İlk deneme biraz başarısız oldu çünkü kahverengi pilavın pişmesini bekleyemedik (koyduktan bir buçuk saat sonra tırmanma randevumuz vardı, kapattık gittik, tam pişmesi için 2 saat (!) gerekiyormuş), ertesi gün düşünce yerden zıplayan pilav yedim, çoook sağlıklıydı, çiğnemesi bile spordu. Bir sonraki denemede dedik ki beyazını bir yapmayı becerelim de kahverengisini ileri seviyeli kullanıcı olunca yaparız. Beyaz pilav gayet iyi oldu, birkaç da tüyo aldım öğlen yemeği arkadaşlarımdan (beyaz pilav ayarında yapmak lazımmış ama daha çok su koyulacakmış (e niye o kadar çok düğmelisinden aldık onu da sormak lazım ama neyse pilavı yapsın yeter)), ümitliyiz!
Yukarıdaki resimde beni cuma sabahı işe gitmeden elimde beslenme çantamla görebilirsiniz. Dikkat ederseniz hiçbir rengim eksik değil, küpelerim de kırmızı. Ocağın yanındaki beyaz şey de pilav makinası, of çok da yer kaplıyormuş tezgahta.
Yazıyı da masada bitirdim, koltuğu yenmiş değilim.
14 Kasım 2010 Pazar
İtfaiye
Yeni taşındığımız ev itfaiye ile komşu, ilk başta acaba çok gürültü olur mu siren seslerinden diye korkmuştuk, ama sonra itfaiyenin çalışmalarını yakından izleyeceğiz diye sevindik. İlk yerleşirken bizim sitenin duvarının üstüne kadar hurda arabalar yığıldığını görmüştik itfaiyenin bahçesinde, herhalde belediyenin yeri yok buraya yığıyor diye düşünmüştük, meğer eğitim amaçlı tutuyorlarmış: bir haftasonu o arabalarla kurtarma çalışmaları yaptılar, genç itfaiyecileri yerlerde süründürdüler çatılarda koşturdular, sonra da hurda arabalar gitti. Ama asıl en heyecanlı şey şu: bazı çağrılar olduğunda (burada itfaiye sadece yangına değil, herhangi bir yaralanma ihtimali olan acil durumlara da gidiyor, çünkü kalp masajından turnikeden -aslında turnike out'muş en son gittiğim ilkyardım dersine göre, artık elle bastırmaca ve dinlendirmece in'miş (aman burada yazanlara göre ilkyardım etmeye çalışmayın gözünüzü seveyim)- anlayan paramedic denen insanlar varmış aralarında) bir zil çalıyor, itfaiye arabası da biraz sonra bağıra bağıra yola çıkıyor. İşte bu "biraz sonra"ya response time dedim (yani tepki zamanı) ve istatistiğini tutmaya başladım. Başta kol saatime gözümü dikip tutuyordum ama artık özellikle bu önemli ölçümü de düşünerek aldığım hem geri hem ileri sayabilen dokanmatik mıtfak saatiyle tutuyorum. Tabii bunun için zili duyduğum anda koşarak mutfağa gidip saati başlatmam gerekiyor, o yüzden artık herhangi bir yerde böyle bir zil duyduğumda heyecanlanıp bir yerlere koşmak istiyorum. İlginç bir şartlanma çünkü şimdiye kadar bir şeker ya da bir madalya verilmiş değil bana bu zamanı ölçüyorum diye, ben içimdeki ölçme ve givemeanumber aşkına bağladım. Bu özverime rağmen üç ayda sadece otuz üç (sayıyla 33) örnek toplayabildim, fakat olasılık ve istatistiğin korku ve gizem dolu dünyasını çözdüm bile. Evet korku dolu, çünkü liseden beri bu bilye ve zar torbalarından korkarım, üniversitede de derslerimi olasılık 101'i önkoşul olarak istemeyenlerden seçtim ustalıkla. Birşey ya olur ya da olmaz diyerek bugünlere kadar geldim (demek ki oluyormuş), ama bilye ve zar gibi işe yaramayan örnekler yerine gerçek örnekleri öğrencilere toplatsaydı o dersler bu housing bubble bile olmazdı bak buraya yazıyorum!
Neyse efendim, bilmiyorum bu itfaiyenin tepki zamanı konusundaki heyecanımı aktarabildim mi, ama demem o ki olasılığa istatistiğe saygım oluştu bu deney sayesinde. Deneyin ortalarına doğru sanki iki tane çıkış zamanı var, biri tek arabayla ve az insanla çıktıkları kısa zaman, diğeri de birkaç araba tam takım çıktıkları zaman diye düşünmeye başladık, ben de o halde iki hörgüçlü deve şeklinde bir dağılım görmemiz lazım diye heyecanlandım, malzemecinin hayatında herşey gaussian olduğundan dolayı. Şekil 1-A'da görüldüğü üzere bu hipotezim kanun olamadı, sağdan kuyruklu bir dağılım oluştu bu 33 örnekle. Çok akıllı olduğumdan dolayı daha nist söylemeden bunu tepki zamanının alttan limitli olmasına bağladım :-) Bu kadar az sayıda örnekle olasılık ve istatistiğin bana tokat gibi cevabı da bu oldu: demek ki bir şey ya olur ya da daha geç olurmuş!
Speşıl tenks: bu histogramı da kocacığımın yardımıyla çizdim, artısını vereyim.
Neyse efendim, bilmiyorum bu itfaiyenin tepki zamanı konusundaki heyecanımı aktarabildim mi, ama demem o ki olasılığa istatistiğe saygım oluştu bu deney sayesinde. Deneyin ortalarına doğru sanki iki tane çıkış zamanı var, biri tek arabayla ve az insanla çıktıkları kısa zaman, diğeri de birkaç araba tam takım çıktıkları zaman diye düşünmeye başladık, ben de o halde iki hörgüçlü deve şeklinde bir dağılım görmemiz lazım diye heyecanlandım, malzemecinin hayatında herşey gaussian olduğundan dolayı. Şekil 1-A'da görüldüğü üzere bu hipotezim kanun olamadı, sağdan kuyruklu bir dağılım oluştu bu 33 örnekle. Çok akıllı olduğumdan dolayı daha nist söylemeden bunu tepki zamanının alttan limitli olmasına bağladım :-) Bu kadar az sayıda örnekle olasılık ve istatistiğin bana tokat gibi cevabı da bu oldu: demek ki bir şey ya olur ya da daha geç olurmuş!
![]() |
| Şekil 1-A İtfaiyemizin tepki zamanı dağılımı (min = 30 sec, max = 163 sec, average = 94 sec) |
25 Ekim 2010 Pazartesi
Cevizli kurabiye
Bloga bakmayalı taşındım, mezun oldum, en son da çalışmaya başladım. Şimdilik pek memnunum işimden, yaptıklarım bana ilginç geliyor, grubumdaki ve diğer beraber çalıştığım insanlarla iyi anlaşıyorum, bugün de bir artı aldım (haftalık raporumdaki grafikler çok güzel okunuyormuş ehehehe, e benim doktora hocam sunuma önem verirdi, sayesinde, ama mesela geçen hafta rapor yazmayı unuttum, ona eksi yazmadılar). Bunun dışında işe arabayla gitmek zorundayım, bizim buralarda toplu taşıma yok: gugula yol sordum arabayla 20 dakika dedi, toplu taşımayla 2 buçuk saat, hem de son yarım saati yürümece! Sağol gugul, but no tenk yu. Ama herkesin gittiği yönün tersine gittiğimden basınca gidiyorum, trafik derdim yok, maksimum ekonomi minimum enerji (yani tam da minimum değil, buradaki standartlara göre minimum).
Neyse, lafımıza gelelim: cevizli kurabiye, ya da Jeff’in sunduğu adıyla çay kurabiyesi. Efendim Jeff’le bizim ofislerimiz (eski ofisim ahhh, okulda, masam da kocamandı) aslında aynı ofisti ama arada yarım duvar vardı, yani yan taraftakileri duyuyordunuz ama görmüyordunuz. Jeff de bir gün yandan çay kurabiyesi var ister misin diye seslendi ben de tam ne olduğunu duyamadım ama tedbir olarak yok sağol dedim. Ama sonra düşündüm ki ayıp, bu Jeff yemek yapmayı seven bir insan, kendi yapmıştır kesin, almazsam ayıp. Neyse gittim aldım, of çok manyaktı kurabiyeler! Gittim bir iki tane daha aldım, sonra toplantıya da getirdi orada da aldım (bana kaşık getirme diyenden korkmak lazım olduğunu bir defa daha anladım). Tabii ki tarifini istedim ve oracıkta toplantıda yazıverdi bir kağıda verdi. Verdi ama yanlış vermiş, yağ: un oranının doğrusu 1:2 iken 1:1 yazmış ve benim kurabiyeler cevizli pizzaya döndü tepsinin içinde. Jeff’e gidip bir daha kontrol ettirdim ve doğrusunu aldım tarifin, iki defa da yaptım gayet güzel oldular. İkinci yaptığımda misafirliğe giderken götürdük de evde yapıldığına inanmadılar, yaaa! Resimli tarif burada.
Neyse, lafımıza gelelim: cevizli kurabiye, ya da Jeff’in sunduğu adıyla çay kurabiyesi. Efendim Jeff’le bizim ofislerimiz (eski ofisim ahhh, okulda, masam da kocamandı) aslında aynı ofisti ama arada yarım duvar vardı, yani yan taraftakileri duyuyordunuz ama görmüyordunuz. Jeff de bir gün yandan çay kurabiyesi var ister misin diye seslendi ben de tam ne olduğunu duyamadım ama tedbir olarak yok sağol dedim. Ama sonra düşündüm ki ayıp, bu Jeff yemek yapmayı seven bir insan, kendi yapmıştır kesin, almazsam ayıp. Neyse gittim aldım, of çok manyaktı kurabiyeler! Gittim bir iki tane daha aldım, sonra toplantıya da getirdi orada da aldım (bana kaşık getirme diyenden korkmak lazım olduğunu bir defa daha anladım). Tabii ki tarifini istedim ve oracıkta toplantıda yazıverdi bir kağıda verdi. Verdi ama yanlış vermiş, yağ: un oranının doğrusu 1:2 iken 1:1 yazmış ve benim kurabiyeler cevizli pizzaya döndü tepsinin içinde. Jeff’e gidip bir daha kontrol ettirdim ve doğrusunu aldım tarifin, iki defa da yaptım gayet güzel oldular. İkinci yaptığımda misafirliğe giderken götürdük de evde yapıldığına inanmadılar, yaaa! Resimli tarif burada.
21 Eylül 2010 Salı
Taşınmaca
Eveeet, çeyrek asrı çoktan devirmeme rağmen ev kiralama ve içine eşya ile yerleşme tecrübesini ilk defa yaşıyorum. E tabii özgürlükler ülkesinde bir bireyin kazık kadar olup da böyle “basit” şeyleri bilmemesi garip karşılanıyor. Üstüne bir de stres altında İngilizcemin iki seviye düştüğünü varsayarsnız çeşitli ev sahibi ve banka memurlarının bana nasıl sağır-salak muamelesi yaptığını gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Sağır-salak muamelesi aslında benim işime gelen, keşke herkes yapsa da hayatım kolaylaşsa dediğim bir muameledir, mesela bizim grupta Amerikalı bir çocuk var, bazen bir cümle söylüyor, sıfır! (0) anlıyorum, yani bir kelime bile yakalayıp neyden bahsettiğini anlayamıyorum, ne dedin sen diyorum tekrar et (x4’e kadar), aynısını aynı şekilde söylüyor (x4), neden? Çünkü sanıyor ki benim kulağım hep süper duyar her zaman da çok akllıyımdır, maalesef yanlış bir varsayım, benim saçma sapan şeyler duyup anlama kapasitem sınırsızdır. Şimdi kira kontratını imzalamaya gittiğimde, evsahibi-yönetici hatun aaa sen bankadan çek getirmedin mi, e yok depozito hani vermiştik onu, başka çek ne için ki derken hatun çattık dedi (aklından dedi ama okudum) ve sağır-salak muamelesine kelimeleri tek tek yüksek sesle söyleyerek gerekli yerlerde el kol ve dizle (dizinden ameliyat olacakmış da Salı günü, o yüzden Pazartesi’ye kadar belgeleri tamamlayacakmışım) de destekleyerek başladı. O sayede herşeyi anladım, belgeleri tamamlayıp götürdüm. Siz de buralarda ev kiralayacak olursanız bu tecrübelerim umarım size yol gösterir (desem de siz inanmayın, tecrübenin en güzeli kendi kafanızı kıra kıra edinilen tecrübedir, okuyarak edinilen kıytırık teorik bilgidir sadece).
Efendim ilk önce ev ararken, atınız varsa salonun kocaman, mutfağın da küçücük olmasına dikkat edin. Mutfak dolaplarının küçük kapılı olması önemli, at oradan kafasını sokamasın ve tencere gibi gereksiz şeyler giremesin o kapılardan. Aslında “ev beğenme” safhası en kolaydı bizim için, sonuçta beğenmeye gidiyoruz, beğenmeyip de işimizi uzatmaya değil. Evi beğendikten sonra başkasına kaptırmamak için (Bulgarca’da çok güzel bir laf var, bir şeyi bu benimdir diye mimlemek için üstüne tükürmek manasına gelen “да си я заплюеш” (da si ya zaplyueş)) depozitosunu veriyorsunuz. Yalnız burada şöyle bir ilginçlik vardı: depozitoyu veriyorsunuz (500 dolarlık bir çek yazıyorsunuz, yani aslında o çek bankaya yatırılana kadar para cebinizden bile çıkmıyor), üç güne kadar da kararınızı değiştirirseniz o çeki geri alabiliyorsunuz. Yani bedavaya evi 3 gün tutup daha güzelini arayabilirsiniz. Siz yine de depozito verirken vazgeçerseniz ne olacak diye sormayı unutmayın, her sitenin/evsahibinin şartları farklıdır. Depozitoyu verdiniz, seçtiğiniz evin eşi benzeri olmadığına karar verdiniz ve beklentilerinizi sky is the limit ibaresine çevirdiniz. Şimdi de kiracı olmaya başvurmanız lazım, en önemli kişisel bilginiz olan sosyal güvenlik numaranızı da formlara yazarak. Evde yaşayacak her 18 yaş üstü insan için ayrı bir form ve başvuru parası veriyorsunuz. Başvuru parasıyla sizin kredi tarihiniz kontrol ediliyor, bu da yetmiyor, formda çalışıyorum dediyseniz son iki maaş bordronuzun kopyasını da veriyorsunuz, yetmez, kontratınızın ilk ve son ayının kirasını da trink para olarak sayıyorsunuz. Su+kanalizasyon+çöp+gaz kirayla beraber ödeniyor olabilir, ama elektrik hesabı sizin ve elektrik dağıtım şirketi arasında oluyor. Kendi adınıza hesap açıp, hesap numarasını apartman yöneticisine bildirmeniz lazım. Bir de en son, kiracı sigortası almanız lazım, bu da evi yakar ya da yıkarsanız evsahibinin zararını karşılamanız için. Yani gördüğünüz gibi, evsahibi-kiracı ilişkisinde evsahibi sıfır (0) risk alıyor, zavallı kiracı ise, ev değiştirmenin getirdiği travmatik ve nevrotik şaşkınlıkla beraber sayısal ve sosyal risklerin hepsini yüklenip yeni duruma alışmaya çalışıyor... Üzülme kiracı! İçinde yaşamaya alıştığın evin tıpkısının aynısı olmadıktan sonra illa ki beğenmeyecektin, buna da alışınca burada yaşamayı seversin :-)
Taşınmak bir yandan travmatik bir olay, eşya paketle, eşya yerleştir, alıştığın bir sürü şeyi sil ve yeniden keşfedip öğren. Ama bir yandan da herşey yeni ve heyecanlı ve sonuçta bu evi başka evlerin arasından beğenip de seçtik. Site sessiz ve sakin, evimiz aydınlık ve ferah, sadece kendimize ait çamaşır ve kurutma makinalarımız var, tırmanma salonuna yürüyerek gidebiliyoruz ve trene çok yakınız. Evdeki kaosu yaşanabilir bir seviyeye indirdik mi evimizin bu güzellikleri daha bir parlar gözümüze gözümüze.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

