Kesin hepiniz hatırlıyorsunuzdur, kelimelerin dili vardı ilkokul Türkçe kitaplarında. Sonra da İngilizce öğrenirken "vocabulary" vardı, her birini 5er onar defa yazıp öğrenirdik o vokabülerilerin. İşte ben bunları çok severdim, keşke hala birileri kafamıza vura vura (ödev vere vere) yeni sözcükler öğretse. Kafama vuracak bir Türkçe ya da İngilizce öğretmenim yok artık, ama kendim zamanım ve imkanım oldukça yeni kelimeler öğrenmeye, nerden gelmiş nereye gidiyorlar diye bulmaya çalışırım. Ha bu blogda da gösterdiğim gibi bildiğimi zannedip de bilmediğim kelimeler de var (bakınız karnıbahar, doğrusu karnabahar imiş), ama bu durumlarda hemen ben Türkçe'yi on yaşımdan sonra öğrendim bu kadar bilmem bile bir mucize ayaklarına yatarım. Fakat çok konuşan, çok anlatan, çok da iddialaşan bir insan olduğumdan her durumu böyle kurtaramıyorum.
Efendim, vakti zamanında ben bekar bir insanken ve müstakbel kocamla dağ bayır koşarken, o zamanlar yeni tanışmıştık, yanından koştuğumuz yamaçlarda inekler otluyordu. Ben de o zamanlar yarım bile olmayan dağcı sözcük hazneme dayanarak, bu inekler hani sırtlarda dolanıp otluyor ya, işte o yüzden bizim köyde bunları otlatanlara "sırtmaç" derler diye anlatmıştım. Beyim olacak insan da hmm demişti. Evet, hmm demiş ama içinden de düşünmeye devam etmiş olur mu olmaz mı diye! Ben sanki ne dediğimi mi biliyorum, dilim bir karış dışarda yetişmeye çalışıyorum, kendi hızında koşmak nedir hiç bilmiyorum...E madem kanındaki glikoz hem koşmaya hem de düşünmeye yetmiyor, az konuş da bari nefesin yetsin derler böylesine, kim dedi onu, sen sus! Ama konuşan konuşmuş düşünen de düşünmüştü: Sakın o sığırdan geliyor olmasın, sığırtmaç gibi, demişti. Ooof of, orada keşke bir ota dönseydim de inekler beni de yeseydi! Zaten sırtlarda değil yamaçlarda dolaşıyorlarmış onu da sonradan dağlarda geze geze anladım. Hikayenin sonunda biz erdik muradımıza, ama bu sırtmaç olayı kelimecilik tarihimde bir kara leke olarak kaldı.
21 Ocak 2010 Perşembe
8 Ocak 2010 Cuma
Cheesecake
|
| Cheesecake tarifi |
Ben yeni bir tarif denemeden önce kendimi haftalarca psikolojik olarak hazırlarım, kütüphanemde ve internette bu tarifi araştırırım. Sözkonusu yemek olurken ne gibi kimyasal tepkimeler olur, nasıl şartlar gerekir, ya da mesela oda sıcaklığında çırpın diyor, neden? Püf noktalarını, hata yapılabilen adımları öğrenirim. En sonunda teoride zehir gibi olduğuma kanaat getirdikten sonra pratiğe geçerim. Maalesef genellikle pratik sallanmakta olur, yani bu öğrenme süreci daha çok kendimi ben bu yemeği yaparım diye cesaretlendirmeme yarar. Tabii ki derin ve engin araştırmalar sonunda hop diye olan yemeklerim de oldu, ama haftalarca hayalini kurduktan sonra yumurta kokulu sönük balonlar, taşkekler olarak dönenler de oldu. Ama bunlar da birer mutfak deneyi, sonuçlar hep süper olsaydı eğlencesi kalmazdı bu işin, yemek için değil heyecanı için yapıyorsanız tabii.
Lafın özü bu cheesecake için de zamanında çok araştırdım ve okudum, fakat bazı şeyleri yapa yapa deneye yanıla ya da tesadüfen buldum. En son cheesecake'te yaptığım değişiklikler bunlardı: normalde çok büyük (extra large) yumurta kullanırken bu sefer daha bir normal boyutlu yumurta kullandım (large) (evet efendim, burda yumurtaları boy boy ve bir de notuyla satıyorlar, AA veya A, o da pişerken şeklini korumasıyla ve dış görünüşüyle ilgili bir nottur, cheesecake'te bizi alakadar etmiyor), fırını kapatınca hemen kenarından bıçak geçirip geri koydum, kapısı aralık ateşi kapalı fırında 50 dakika beklettim ve sonra hemen buzdolabına attım (normalde oda sıcaklığına gelmesini beklemek gerekiyor). Gerisini resimli tarifte anlattığım gibi yaptım. Bu tatlının şöyle güzellikleri var: mutlaka iyi oluyor, bol yağlı ve şekerli olduğundan herkes beğeniyor (ne yaparsın, evrim! atalarımız yiyeceklerini yerden toplarken yağlıyı bulup yiyenler kazandı) ve en süperi de cheesecake olduktan sonra üstünü gönlünüzce süsleyebilirsiniz, adeta bir tuval gibi kullanabilirsiniz!
Kısa ve öz tarif.
23 Aralık 2009 Çarşamba
Yapboz
|
|
|
|
Yapbozla en son halimiz de şu: hala her parçayı tanıyorum, elime alınca aha bu buradan diyebiliyorum, parçadaki insanın iyi\kötü\zengin\fakir\üzgün özelliklerini de tabii ki hemen söyleyebiliyorum, bakmadan toplam 20-25 dakikada yapabiliyorum, tüm parçalar var, sadece iki parçanın birer ucu kopuk ama bir tanesi tee ben altı yaşındayken de kopuktu, mutluyuz :-) Merak edenler de resmin benim aklımdaki izlenimini burada görebilirler
22 Aralık 2009 Salı
En has çikolatalı kekler
|
| Ultimate chocolate muffin |
Tarifin özü.
21 Aralık 2009 Pazartesi
Kutu kutu kablo
Kaç gündür uğraştığım hortum ısıtma işini neredeyse becerdim: ısıtıcıları hortuma güzelce doladım, uçlarını aç/kapa şeyisine (röle) bağladım, onu da sıcaklık kontrolü zımbırtısına bağladım, sıcaklık sensörünü de yerleştirip bağladım, fişini prize soktum ve çalıştı! Kısa devresiz, yangınsız bir 80 derece gördüm. Sonra araştırmama devam etmek yerine bu düzeneği geliştirmeye karar verdim, yani kabloları, bağlantıları herşeyi kutuya sokmaya, hem güvenlik hem de güzellik icin. Atölyeye gidip alüminyum bir kutuya gerekli deliklerin yerlerini işaretledikten sonra delmeye çalıştım, fakat atölyenin çalışanları sigortaları kapatıp öyle tatile çıkmışlar, hiçbir makinayı çalıştıramadım. Ama yılmadım. Karton bir kutuya yerleştiririm o zaman tatili geçirene kadar. Karton kutuyu kestim biçtim, herşeyi yerleştirdim, sıcaklık sensörünün teli koptu onu düzelttim, en az yirmi dakika uğraştım bağlamak için, sonra prize soktum ve ne göreyim: sensörü ters bağlamışım! Hem de o kadar uğraştım, boynum ağrıdı, belim büküldü. Çok moralim bozuldu, oturup bu resmi çizdim size ruh halimi daha iyi aktarmak için. Ofiste oldugumdan da Turkce karakter kullanamadim (ama sonra düzelttim bunu da). Şimdi laba inip sensörü düzgün bağlamaya çalışayım (onu da başardım)...
14 Aralık 2009 Pazartesi
Karnıbahar yemeği
|
| Karnıbahar yemeği |
Tabii ki hepsine de yenilmedik, bazı sebzeleri biz yendik ve pişirdik. Mesela karnıbahar, ben daha önce evde karnıbaharın bir tek turşusunun kurulduğunu görmüştüm, karnıbahar çıkınca bir kutudan, artık dedim pes, ben bunu ne yapayım, bir de kocaman birşey kaç kavanoz turşu kuracağım ben buna. Şansımıza bu fırında karnıbahar tarifini buldum ve çok sevdik, artık zorla değil kendimiz alıyoruz karnıbaharı. Bir sefer de koca yapraklı katur kutur bir sürü yeşillik çıkmıştı, biri kale biri de collard greens, ben eşleştirememiştim her birini, ortak bir tarif buldum, yeşil cips yapmıştım onları, ama sevmedik, bir daha da yüzüne bakmadık bu tür yeşilliklerin teee o vitrin çorbamıza kadar, şimdi onları da dayaksız kendimiz alıyoruz. Fingerling potatoes çıkmıştı, isminden de anlaşılacağı üzere parmak gibi minik patateslerdi bunlar, kabukları incecikti, onları çok sevmiştik ama bir daha da başka yerde bulamadık.
Yani biz bu kapımıza yeşillik olayını özünde çok sevdik aslında, hızlandırılmış sebzelere giriş dersi gibi oldu bizim için, birsürü yeni şey öğrendik ama D ile geçtik, bir dahakine hazırlıklı gireceğiz bu işe, mesela üç beş çocukla beraber, ya da birkaç komşu ortak olup. Neyse, aslında ben karnıbahar tarifi verecektim, ama şimdi siz yapmazsınız da, bari hikayesiyle oyalanın, yaparsanız da kara ekmekle ya da makarnayla yiyin, sonra koşamadım yoruldum diye üzülmeyin.
Tarifin özeti.
11 Aralık 2009 Cuma
Hula hop daldan dala
Dün okula bisikletle giderken elinde sandviciyle yürüyerek pembe bir hula hop çeviren bir hatun gördüm, normal şartlar altında o hula hopla oralardan geçemez hula hopunu kırarlar, ama şimdi herkes köşesine çekilmiş finallere çalıştığından kampüste kalabalık yok, böyle ilginç şeyler var onun yerine. Ayrıca kampüste birkaç tane monosikletle gezen adam var, bir tanesi hem tek tekerin üstünde duruyordu hem de elinde toplar moplar cambazlık yapıyordu. Bir de bisikletlerinde frenleri olmadan bisiklet binenler var, onlar da açısını iyi hesaplamadıkları virajlarda yol kenarındaki çalılara giriyorlar ya da önlerinden yürürseniz üstünüzden geçiyorlar. Bir de bisiklet binerken kolunun altında ya da gidonun üstünde dört beş tane sert kaplı kitap dengelemeye çalışanlar oluyor, onların da iyice uzağından geçmek lazım. Ha bir de artistlik olsun diye ellerini bırakıp gidenler var, bazen ben de yapıyorum, ama asla artistlikten değil belimi şöyle bir doğrultmak için. Bir de elleri üşüyüp de tek el cepte gidenler var, onların genellikle zincirleri yağsız koltukları da en aşağıda olur, en düşük viteste cigiii cigiii diye çevirirler pedalları bir sağa bir sola sallanarak. Bir de kulaklarında aypotla ya da ellerinde telefon çiki çiki mesaj atan gençler var bisiklet üstünde, ama en korkuncu da lisans öğrenci yurtlarından allah büyük diyerek caddeye fırlayan bisikletliler ki bir tanesi bir golf arabasına çarptı, haftada en az üç tanesi de 4mm farkla yanımadan geçiyor. Kendi çözümüm de şu: kampüs kalabalık olduğunda hızlı gitmiyorum, kimsenin çok yakınından geçmiyorum, gerekirse inip yürüyorum, öğlen onikide kesinlikle dışarı çıkmıyorum yayan ya da bisikletle, bir de artık çok saçma sapan hareketler yapanların arkasından da dana diyorum, duyarsa dumbass dediğimi sanabilir diye umuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








