23 Aralık 2009 Çarşamba

Yapboz


Bilmem hiç yapboz yaptınız mı küçükken ya da büyükken, ama ben yapboz has-ta-sı-yım. Yapbozun Bulgarca'sı "мозайка" dır, yani mozaik. Türkçe'de her ne kadar çok güzel bir kelime olarak varsa da yapboz, daha çok yapduvaraas olarak kullanıldığını gördüm. Ama yapbozun asıl olayı onu yüzlerce defa yaparken o resmin birleştirmeye çalıştığınız her parçasıyla ilgili hayaller kurup hikayeler yazmaktır kafanızda. Annemler bana küçükken bir Unicef yapbozu almışlardı, bilmiyorum senelerce yapıp bozdum ve her bir milimetre karesine alıştım diye mi, ama bence en has ve en mükemmel yapboz budur, yapbozculuk işine girecekseniz örnek alın: Bir kere üstündeki resim capcanlı renkler ve birsürü detaylarla dolu (kendisi hala yanımda, geçen gün tekrar bir yapıp bozdum ve yine hayran kaldım kendisine), parça büyüklüğü tam da o detayları gösterecek şekilde tasarlanmış, yani bir tane kalıp var tüm yapbozlarımızı onla kesiyoruz durumu yok, o yapbozun parçaları bu resim için tasarlanmış, mesela kızın eteğinin şekline göre kıvrılıyor bir tanesi, bir başkası da tam balonların etrafından gidiyor, gibi. Güzel bir yapbozun olmazsa olmazlarından biri de her bir parçanın şekil olarak sadece ve sadece kendi yerine uyması; şimdi zaten detayların boyutları düşünülerek kesilmiş parçalar, o yüzden uyar mı uymaz mı diye yerine bastırmadan da anlaşılıyor, fakat yine de diyelim ki dikkat etmediniz, koymaya çalıştınız yanlış parçayı, o parça oraya ya girememeli ya da boşluklar bırakmalı ki haaa bu değilmiş diyesiniz. Baya kocaman yaşlarımdan 1000 parçalık yeşil bir yapbozum var mesela, bir kere parça boyutu ve resim ikilisi yanlış seçilmişti, detaylar yetmediğinden 100-200 parça aynı renkti, e şekilleri de aynı olunca ben bunları neye göre dizeyim, bir defa yapıp bozdum, kutusuna atıp bir daha da açmadım. Efendim sonra, mükemmel bir yapbozun resminin etrafında başka renkte çerçevesi olur, oraya da yararlı bilgiler yazılır, mesela bu resmi kim yaptı, eserin ismi nedir, boyutları ne, kaç parçadır. Bu kenarlar böylece hem bakın ben kenarım diye size seslenecek diğer parçaların arasında, hem dizmesi daha kolay olur hem de dizerken üstündekileri okur hatırlarsınız, gerektikçe atıflarınızı tam yaparsınız. Resmin altındaki mukavva yeterince kalın ve kat kat olmalı, resmin olduğu taraf ise hafif pürüzlü ve çok parlamayan bir kağıttan olmalı, her bir parçanın resimli tarafı hafifçe yuvarlatılmış, mukavva tarafı ize dümdüz olmalı, parçalar en baştan beri güzelce birbirinden ayrılmış olmalı.


Bu muhteşem yapbozumun güzel isimlerini saydıktan sonra bir de onunla beraber geçirdiğim mutlu günlerimi anlatayım size. Sanırım ilk dört yaşındayken yapıp bozmaya başladım, en önce tüm parçaları masaya yayar resimli yüzlerini çevirirdim, yapbozcunun bismillahıdır bu, tüm parçalar gözünüzün önünde olmalı. Hep alt sağ köşesindeki o rengarenk arabadan başlardım, onun da çekirdekçi arabası olduğuna karar vermiştim, ama şimdi bakıyorum da laterna imiş bu, yani kolu çevirilerek çalışan, içinde oynayan kuklaların da olabildiği karmaşık müzik kutusu. Ağzından ateş çıktığını şimdi idrak ettiğim adamın da kambur olduğuna ve yerleri süpürdüğüne karar vermiştim, palyaçolar çok fakirdi, dondurmacının yanındaki koca ile kabartılmış kara saçlı karısı kavga ediyorlardı, elinde kafes gibi birşeyler taşıyan beyazlı boynu bükük adam çok üzüntülüydü, sarı elbiseli hatun partiden geliyordu, salıncakların yanındaki çocuklar serseriydi, sol alt köşedeki siyahlı anne-oğul çok fakirdi, baloncunun hemen yanındaki çift kötüydü, bir alttakiler iyiydi, sağ alt köşedeki adam çok yaşlıydı, mavi elbiseli turuncu saçlı kadın zenciydi, çekirdekçinin tam önünde duran siyahlı adam ailesine çekirdek alamıyor, ama bari renk cümbüşüne bakın diyordu, direğe çıkan kıza bakan yeşilli çocuk salaktı, ha bir de o yerleri süpüren kambur adamın etrafında danseden çocuklar da o adamla dalga geçiyorlardı, ayıp! Ya, şimdi düşünüyorum da, o kadar neşeli bir panayır resminden ben ne acılar çıkarmışım, hadi her resimde (insan olsun olmasın) herşeyi bu iyi bu kötü karakterli diye ayırırım da, bu resimde acı çekmeyen çok az insan belirlemişim, acı çekmeyenler de zaten kötüymüş. Acaba insanların yüzleri fırça darbelerinden yamuk yumuk gözüküyordu diye mi bu karara varmıştım, bilmiyorum... Neyse efendim, insanlardan sonra evleri yapardım, evler de iyi ve kötü olarak ayrılırdı, soldaki yeşilli evler kötüydü, sağdaki çiçekliler de iyiydi, ağacın koyu kısımları iyi, daha seyrek yapraklı kısımları da biraz daha kötüydü, ama genel olarak ağaç yapması zor olan, oof of yine ağacı yapıcaz dedirten kısımdı. Ama geçen gün dizerken baktım ki ben ağacı baya baya büyütüyormuşum gözümde, topu topu 10-15 parça zaten, hepsini denesen ne kadar zor olabilirdi, ha bir de tabii ki gökyüzü çok zordu ve iyi kötü diye ayırmadığım tek şeydi galiba gökyüzü.



Yapbozun kendisi kadar kutusuyla da ilgili değişik teorilerim vardı, gerçi ona çok sık bakmazdım çünkü bence delikanlı yapbozcu bakmadan yapardı (yani öyle şu parçanın resimdeki yerini bulayım da sonra yerine koyayım milimetrik olarak, böyle şeyler benim kitabımda yoktu küçükken, gel gör ki büyüyünce yapbozlar da zorlaştı ve bazılarını ilk defa yaparken aynen bu ayıp yöntemi uyguladım, ama yine de sonraki yapışlarımda hep daha az bakmaya çalıştım). O kapaktaki kız mesela Bulgar mıydı yabancı mıydı (Bulgar olabilirdi çünkü saçında kocaman kurdeleler vardı, ama olmayabilirdi de çünkü o çizgili kıyafetten kimsede görmemiştim, o zamanlar komünizm olduğundan devlet ne yaparsa onu giyerdik hepimiz ve devlet aha bu şeyden yapmamıştı, bunun farkındaydım bir şekilde), acaba o arkadaki kızlardan birinin büyümüş hali miydi, yani değilse niye koysunlar! Şimdi görüyorum ki öndeki kız bakın yapboz yapmak ne kadar zevkli, alın bu Unicef yapbozunu diyen reklam kızı, arkadaki kızlar ise Unicef'in yardım ettiği, yapbozu aldığımız için teşekkür eden kimsesiz ya da aç çocuklar, aslında baya da duygu yüklü bir kutuymuş. O komünizm zamanlarında annemler bu süper yapbozu nerden buldular diye hayret ediyorum şimdi, bir aslını araştırayım, acaba birisi yurtdışından mı getirdi yoksa zor durumdaki komünist ya da değil çocuklara yardım etmek caiz miydi?
Yapbozla en son halimiz de şu: hala her parçayı tanıyorum, elime alınca aha bu buradan diyebiliyorum, parçadaki insanın iyi\kötü\zengin\fakir\üzgün özelliklerini de tabii ki hemen söyleyebiliyorum, bakmadan toplam 20-25 dakikada yapabiliyorum, tüm parçalar var, sadece iki parçanın birer ucu kopuk ama bir tanesi tee ben altı yaşındayken de kopuktu, mutluyuz :-) Merak edenler de resmin benim aklımdaki izlenimini burada görebilirler

22 Aralık 2009 Salı

En has çikolatalı kekler

Ultimate chocolate muffin
Dikkat etmediyseniz dikkatinizi çekeyim de çabalarım boşa gitmesin, alacağım kredileri de peşin peşin alayım: mıtfak deyip de beklentilerinizi boşa çıkartmamak için bir hikaye bir tarif şeklinde yazmaya çalışıyorum buraya, tabii şimdi bu blog yeni, cepte de birkaç tarifim varken kolay, bunu çok uzun süre devam ettiremem, ama varken değerini bilin! Cepten tariflerden ultimate chocolate muffin'i uygun gördüm bu mevsim için, hazır bazı kristiyan ve musevi bayramları yaklaşırken, aslında musevi bayramı dedim ama koşer mi koşmaz mı çok emin değilim o yüzden bir hahama danışmadan yapmayın. Neyse efendim, siz bu tarifle oyalanadurun ben de asıl yazmak istediğim ve günlerdir kafamda kurup heyecanlandığım ikinci yazıyı (birinci uzun zamandır kurduğumu hala yazamadım, ama onun hakkında o kadar da heyecanlı değilim) yazayım. Son bir "sorumluluk bende değil" uyarısı: bu tarifleri benden başka kimseye daha yaptıramadım, kendim de tabii ki blogumdan bakıp yapmıyorum, yamuk yumuk kağıtlardan, fiş arkalarından, gazete yırtıklarından bakıyorum, oralardan bu sanal ortamlara doğru aktarmaya çabalıyorum ama ben de bir insanım ve yazım hatasıdır, dalgınlıktır, yumurta yerine kabaktır, kabak yerine dereotudur diyebilirim, lütfen dikkatlice okuyup uygulayın bu tarifleri, yangın tüpünü yakınınızda bulundurun, bir tarifte iki kaşık süt kulağınıza doğru gelmezse bir kepçe greyfurt suyu deneyin, sağduyunuza güvenin. Unutmayın, kötü yemek yoktur, yemek seçen koca vardır (isteğe göre koca yerine anne, baba, kardeş, sevgili, arkadaş da kullanılabilir).

Tarifin özü.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Kutu kutu kablo


Kaç gündür uğraştığım hortum ısıtma işini neredeyse becerdim: ısıtıcıları hortuma güzelce doladım, uçlarını aç/kapa şeyisine (röle) bağladım, onu da sıcaklık kontrolü zımbırtısına bağladım, sıcaklık sensörünü de yerleştirip bağladım, fişini prize soktum ve çalıştı! Kısa devresiz, yangınsız bir 80 derece gördüm. Sonra araştırmama devam etmek yerine bu düzeneği geliştirmeye karar verdim, yani kabloları, bağlantıları herşeyi kutuya sokmaya, hem güvenlik hem de güzellik icin. Atölyeye gidip alüminyum bir kutuya gerekli deliklerin yerlerini işaretledikten sonra delmeye çalıştım, fakat atölyenin çalışanları sigortaları kapatıp öyle tatile çıkmışlar, hiçbir makinayı çalıştıramadım. Ama yılmadım. Karton bir kutuya yerleştiririm o zaman tatili geçirene kadar. Karton kutuyu kestim biçtim, herşeyi yerleştirdim, sıcaklık sensörünün teli koptu onu düzelttim, en az yirmi dakika uğraştım bağlamak için, sonra prize soktum ve ne göreyim: sensörü ters bağlamışım! Hem de o kadar uğraştım, boynum ağrıdı, belim büküldü. Çok moralim bozuldu, oturup bu resmi çizdim size ruh halimi daha iyi aktarmak için. Ofiste oldugumdan da Turkce karakter kullanamadim (ama sonra düzelttim bunu da). Şimdi laba inip sensörü düzgün bağlamaya çalışayım (onu da başardım)...

14 Aralık 2009 Pazartesi

Karnıbahar yemeği

Karnıbahar yemeği
Vitrin çorbasının yeşil çorba olmasından bizim evde yeşili severiz diye anlamışsınızdır. Efendim bu bizim az yeşil halimiz, genetik, kaçamıyoruz! Çok yeşil halimiz mesela geçen sene ilkbahardaydı, o zaman her hafta koca bir kasa sebze+meyve kapımıza geliyordu. Güneşli Kaliforniyamızda her taraf tarla çiftlik olduğu için yakındaki bir tanesine böyle abone oluyorsunuz her hafta hangi meyveler sebzeler olduysa onlardan birer ikişer kilosunu koyuyorlar kutuya, onu da size yakın bir dağıtma noktasına bırakıyorlar, siz gidip alıyorsunuz. Ne güzel, hem taze, hem organik, hem yerel, hem dünyayı hem de kendimizi kurtaracağız dedik. Herşey gerçekten çok taze ve çok lezzetliydi, meyveleri zaten katur kutur yiyorduk ama sebzeleri pişirmek gerekir, bir sebze iki sebze derken pişiremediklerimiz birikmeye ve çürümeye başladı buzdolabında. Onu geçtim, bilmediğim sebzeler geliyor, iyi ki yanında bu hafta kutuda ne var, nasıl pişirebiliriz diye bir kağıt koyuyorlardı, ben de bilmediğim sebzeleri serip eşleştirmeye çalışıyordum kağıttaki kelimelere ve tabii guguldan da yardım alarak, ismini öğrendikten sonra da nasıl pişirilebilir diye araştırıyordum, yani sebze kapıma gel tencereye gir piş gibi kolay birsey değildi bu sebze abonmanı. Avokado mesela, guacamole denen yeşil banma sosunu yemiştim ve sevmiştim Meksika restoranlarında, avokado çıkınca sevinmiştim, hemen soyup doğramıştım ama ı-ıh sanki bambaşka bir şey: kaskatı, bir de acı! Herhalde çiğ yenmiyor deyip mikrodalgaya atmıştım, bir de kokmuştu. Meğerse bunu satın aldıktan sonra koyuyormuşsun bir köşeye, o kendi kendine olgunlaşıyor yumuşacık çok lezzetli birşey oluyormuş, ama tabii o kadarını da anlatmamışlardı o kağıtta, bunu da ağzınıza koyuyorsunuz ve çiğniyorsunuz seviyesinde bir bilgi herhalde Kaliforniyalılar için. Şimdi doğma büyüme Kaliforniyalı olsalar bile bu sebzelerin bazısını daha az bazısını daha çok sevenler vardır diye o kutuların dağıtım yerinde bir tane de yarı dolu kutu olurdu, beğenmediğin bir sebzeyi oradan başka bir sebzeyle değiştirebiliyordun, yani ufaktan bir sigortamız da vardı. Mesela bir defa fennel denen bitki çıkmıştı, kendisi anason kokulu bir köktür, e ben anason tohumlarını ekmeğin üstünden ayıklarım, hiç tahammülüm yoktur, bıraktım onu oraya, bir de düşünüyordum ki şimdi herkes bırakmıştır, kim ister yemeğinde rakı kokusu, ama hayır efendim, millet fenneli almış havuçları bırakmıştı! Aha şimdi de gugulun çeviricisine baktım da rezeneymiş bu bitkinin adı, ben bunu romanlarda hikayelerde görmüştüm, Türkiye'de de yiyeni var demek ki. Ya şimdi bir de Bulgarcasına baktım, dereotu diyor, benim de gözüm ısırıyordu ama dereotunu da çok seviyorum konduramıyordum aynı soydan olabileceklerini, ama gelin görün ki aynı ailedenmişler, Apiaceae ailesi. Neyse, iyi ki kendimizi bilip bir aylık denemelik abone olmuştuk, dördüncü haftanın kutusunu da bir aşevine bağışlamak zorunda kalmıştık, çünkü artık buzdolabını kitlemeye başlamıştık sebzeler biz uyurken saldırmasınlar diye.

Tabii ki hepsine de yenilmedik, bazı sebzeleri biz yendik ve pişirdik. Mesela karnıbahar, ben daha önce evde karnıbaharın bir tek turşusunun kurulduğunu görmüştüm, karnıbahar çıkınca bir kutudan, artık dedim pes, ben bunu ne yapayım, bir de kocaman birşey kaç kavanoz turşu kuracağım ben buna. Şansımıza bu fırında karnıbahar tarifini buldum ve çok sevdik, artık zorla değil kendimiz alıyoruz karnıbaharı. Bir sefer de koca yapraklı katur kutur bir sürü yeşillik çıkmıştı, biri kale biri de collard greens, ben eşleştirememiştim her birini, ortak bir tarif buldum, yeşil cips yapmıştım onları, ama sevmedik, bir daha da yüzüne bakmadık bu tür yeşilliklerin teee o vitrin çorbamıza kadar, şimdi onları da dayaksız kendimiz alıyoruz. Fingerling potatoes çıkmıştı, isminden de anlaşılacağı üzere parmak gibi minik patateslerdi bunlar, kabukları incecikti, onları çok sevmiştik ama bir daha da başka yerde bulamadık.

Yani biz bu kapımıza yeşillik olayını özünde çok sevdik aslında, hızlandırılmış sebzelere giriş dersi gibi oldu bizim için, birsürü yeni şey öğrendik ama D ile geçtik, bir dahakine hazırlıklı gireceğiz bu işe, mesela üç beş çocukla beraber, ya da birkaç komşu ortak olup. Neyse, aslında ben karnıbahar tarifi verecektim, ama şimdi siz yapmazsınız da, bari hikayesiyle oyalanın, yaparsanız da kara ekmekle ya da makarnayla yiyin, sonra koşamadım yoruldum diye üzülmeyin.

Tarifin özeti.

11 Aralık 2009 Cuma

Hula hop daldan dala


Dün okula bisikletle giderken elinde sandviciyle yürüyerek pembe bir hula hop çeviren bir hatun gördüm, normal şartlar altında o hula hopla oralardan geçemez hula hopunu kırarlar, ama şimdi herkes köşesine çekilmiş finallere çalıştığından kampüste kalabalık yok, böyle ilginç şeyler var onun yerine. Ayrıca kampüste birkaç tane monosikletle gezen adam var, bir tanesi hem tek tekerin üstünde duruyordu hem de elinde toplar moplar cambazlık yapıyordu. Bir de bisikletlerinde frenleri olmadan bisiklet binenler var, onlar da açısını iyi hesaplamadıkları virajlarda yol kenarındaki çalılara giriyorlar ya da önlerinden yürürseniz üstünüzden geçiyorlar. Bir de bisiklet binerken kolunun altında ya da gidonun üstünde dört beş tane sert kaplı kitap dengelemeye çalışanlar oluyor, onların da iyice uzağından geçmek lazım. Ha bir de artistlik olsun diye ellerini bırakıp gidenler var, bazen ben de yapıyorum, ama asla artistlikten değil belimi şöyle bir doğrultmak için. Bir de elleri üşüyüp de tek el cepte gidenler var, onların genellikle zincirleri yağsız koltukları da en aşağıda olur, en düşük viteste cigiii cigiii diye çevirirler pedalları bir sağa bir sola sallanarak. Bir de kulaklarında aypotla ya da ellerinde telefon çiki çiki mesaj atan gençler var bisiklet üstünde, ama en korkuncu da lisans öğrenci yurtlarından allah büyük diyerek caddeye fırlayan bisikletliler ki bir tanesi bir golf arabasına çarptı, haftada en az üç tanesi de 4mm farkla yanımadan geçiyor. Kendi çözümüm de şu: kampüs kalabalık olduğunda hızlı gitmiyorum, kimsenin çok yakınından geçmiyorum, gerekirse inip yürüyorum, öğlen onikide kesinlikle dışarı çıkmıyorum yayan ya da bisikletle, bir de artık çok saçma sapan hareketler yapanların arkasından da dana diyorum, duyarsa dumbass dediğimi sanabilir diye umuyorum.

6 Aralık 2009 Pazar

Peynirli kekler

Peynirli kekler
Dün sabah pişirip bugün de bloguma yazarak kişisel bir rekorumu iddialı başlatıyorum, kekleri de yedik bitirdik. Bu yeni tarifte malzemeleri bakkaldan almasıyla beraber 1 saatte hazırlanabilecek bir kahvaltının yanı sıra çok sevdiğim bir mutfak aletimle de tanışma şerefine erişeceksiniz, ne mutlu size!

Tarifin kısa ve öz hali.

Die hard or live free or rent a dvd


Ben eskiden Brus Wils'e sinir olurdum, havalara bak, dünyayı kurtarıyor sanki derdim. Bir de her filmde atletle mi dolaşılırmış. Fakat en son izlediğim yüzde yüz aksiyon filmlerinde kendisini takdir ettim, çünkü evet, dünyayı kurtarıyor adam ve bu rolünün de hakkını veriyor. Dün değil evvelsi akşam 3 dolarlık bir risk alıp internetten "Die hard or live free" (Zor ölüm ya da özgür yaşam mı desek) filmini kiraladık. İnternetten kiralayınca aynen hulu gibi ya da yutyup gibi izleniyor, bizim laptoptaki görüntüde divididen bir fark göremedim ama ses kalitesi mükemmeldi! O derece manyaktı ki ses, bizim hoparlörler baktığımız ekrana doksan derece açılı bir doğru üstünde yerleştirilmiş olmalarına rağmen ilk baştaki vurdulu kırdılı bir sahnede amanin mutfakta birşeyler düştü diye az daha filmi bırakıp tabakları kurtarmaya gidecektim, öyle gerçekti sesler! Film baştan sona hareket ve heyecan ve aha şimdi ölecek Brus Wils anlarıyla doluydu fakat "özgür yaşam" kısmı gözümden kaçtı. Neyse efendim, yani bu internetten film kiralama olayına ısındık, bir önceki "Gran Torino" fiyaskosunu da unuttuk (bir filmde tüm oyuncular mı ilkokul müsameresindeymiş gibi oynar!) ve Brus Wils'e de bir artı verdik, o üç dolardan 3-5 sent onun da cebine girmiştir umarım.